Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Perşembe, 22 Nisan 2021 17:43

Felaket mi Yıpratma Savaşı mı?

Yazan

Türkiye’de “Cumhur İttifakı” ile “Millet İttifakı” arasında süren çatışmanın sonu nereye varacak? Rejim artık bir karar momentinde mi? Bir başka anlatımla, Türkiye’de iki kanadın ya da “iki toplum”un çekişmesi artık bir karar anına mı gelmiş bulunuyor, yoksa müzmin bir halde sürüp gidecek mi?

Bu mücadeleyi düzen ve devrim bakımından nasıl ele almak gerekiyor?

*

Geçtiğimiz haftalarda yayınlanan üç yazıdan hareketle bu konuyu ve çağrıştırdıklarını, okumakta olduğunuz bu ilk örnek ve ardından kaleme alınacak yazılarla değerlendirmeye çalışacağız.

Yazıların, benzer ya da bazı bakımlardan paralel denebilecek ikisi Mehmet Yılmazer1 ile Ergin Yıldızoğlu’na2 ait. Bu iki yazarın yaklaşımlarından esasen farklı bir anlayış koyan öteki yazı ise Metin Çulhaoğlu tarafından kaleme alındı.3 Köşe yazısı türünden olmaları aldatıcı olmamalı, zira bize göre bu yazılar kategorik önemde hususları ele alıyor. Bu yazılarda ortaya konan görüşlerin, bazı destek yazılarla birlikte, Türkiye sol hareketinin sözü edilen meseleyle ilgili konumunu ve görüşlerini temsil edici mahiyette olduğu söylenebilir.

Yıldızoğlu’na göre Türkiye’de Kürtlerin de dahil olduğu “Aydınlanmacı, Modern, Cumhuriyetçi” taraf ile “Siyasal İslamcı” taraf arasındaki kavga sonucu, “Siyasal İslamcı” taraf “Cumhuriyetçi” tarafın “yaşam dünyasını” sistemli biçimde bozuyor, çözüyor”. Buna karşın “Cumhuriyetçi”ler “’bunlar yanlıştır’, ‘yönetemiyorsun’, ‘demokrasilerde böyle şeyler olmaz’ açıklamalarıyla biteviye yakınıyorlar.” “Siyasal İslamcılar”ın “yaşam dünyaları” ise “bütünleşiyor, iç tutarlılığı gittikçe artıyor”.

Spekülatif” olduğunu belirttiği düşüncelere göre, “[B]u, sürdürülemez bir durumdur” ve iki tarafın “aynı coğrafyada var olmaya devam etmesi artık olanaklı değildir”. Rejimin gittikçe hızlanan uygulamaları, öbür tarafı yok etmeye, coğrafyanın tek tarafı olmaya yöneliktir. “Cumhuriyetçi” taraf, başta CHP olmak üzere, bu tehlikeyi görmüyor. “Bundan sonra sürecin yönüne ilişkin çok fazla olasılık yok” diyor Yıldızoğlu. Ya “Cumhuriyetçi” taraf “Siyasal İslamcı” tarafı bertaraf edecek, ya da “Siyasal İslamcı” taraf “Cumhuriyetçiler”i tüketecektir. İkisinin birden yok olması da ihtimal dahilindedir.

Yıldızoğlu’na göre, “Cumhuriyetçiler”in “karşısındaki yaşamsal tehlikeyi görmemekte ısrar etmekten vazgeçmesi”, bu duruma “son verecek önlemleri ve eylemleri düşünmesi gerekiyor, hem de acilen”. Çünkü Cumhuriyetçi taraf, “tüm toplumsal, kültürel zenginlikleriyle birlikte hızla yok oluyor.”

Yıldızoğlu, iki tarafı ekonomik bakımdan da analiz ediyor ve “Cumhuriyetçiler”in “üretken teknoloji, üretim bilgisi ve bilinci”ne sahip olduğunu, öteki tarafın ise “rant, komisyon, haraç vb. yoluyla bu üretimin teknolojisinin ürünlerinden, bu ürünlerin türevlerinden” beslendiğini belirtiyor: “Bir canlının bedenine yapışmış asalak gibi…” (Bu ayrımın kritik önemini sonraki yazılarda tartışmaya çalışacağız.)

Yılmazer’in tablosunun o kadar derin olmasa da daha az karanlık olmadığını görüyoruz. Yazısının başlığı yeterince belirgin zaten: “Kutuplaşmadan tasfiyeye.” Ona göre, “Saray milliyetçi ve İslamcı zemini toparlama ve katılaştırma amacındadır. Örneğin ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çekilerek ne kadar oy arttırabilir?’ sorusu doğru değildir. Bu zemini sağlamlaştırmak ve katılaştırmak gelecekte yeni saldırılar için güç inşasıdır.”

Yılmazer de Yıldızoğlu gibi, “muhalefetin acz” ve “irade yoksunluğu” içinde olduğunu ileri sürüyor. Ona göre, “Saray’ın son saldırıları karşısında CHP ve İyi Parti’den ‘Danıştay’a gideceğiz’den öteye bir tepki gelmedi”. Ama ekliyor Yılmazer: “Bu saldırılara karşı Newroz kutlamaları iyi bir cevap oldu.” (Bu vurgunun önemli olduğunu sonraki yazılarda göreceğiz.)

Yılmazer’e göre “Cumhur İttifakı’nın üzerinden yürüdüğü kutuplaştırma politikalarının yeni bir basamağa çıkıp, karşı kutbu tasfiyesi hedefine yönelmesi olayların kaçınılmaz mantık sonucudur”. Bu cümleden devam ediyor Yılmazer: “HDP’ye kapatma davası açıldı. Erdoğan ‘Türkiye’nin geleceğinde CHP’nin yerinin olmadığına’ hükmetti. Olaylar Cumhur İttifakı’nı böyle bir adıma zorluyor, fakat tasfiye adımı bugüne kadar toplumsal kılcal damarlarda birikmiş tepkileri ortaya dökebilir.”

Yılmazer’in kısa yazısı şu sözlerle bitiyor: “En keskin saflaşmaların oluşacağı ve daha sert mücadelelerin yaşanacağı bir zaman aralığına girildi. Bu süreç seçimlerle mi, yoksa farklı gelişmelerle mi sonuçlanır? Erdoğan Türkiye’sinde her şey mümkündür!”

Katastrofik düşünce” demek gerekiyor mu bilmiyoruz ama Yıldızoğlu’nda çok daha ağır şekilde ifade edilen bu düşüncenin politik gereğini yerine getirebilecek ya da bu gereğe yaklaşabilecek herhangi bir özne olup olmadığını sormak, analizin kendisine öncel olsa gerek. Yani acil önlem ve eylemleri hangi politik güçler düşünecek ve yaşama geçirecek?

Her iki yazarın, yaygın kesimler tarafından paylaşılan, gelişmeleri artık kıyametçi, felaketçi bir bakıştan yorumlamaya yöneldiği açık olsa gerek. Üstelik, bu gidişatın artık olaylar tarafından öznelerin sürüklendiği bir mantıksal zorunluluk gereği olduğunu belirtiyorlar. Ya toptan yok oluş ya ‒pek umutlu olmadıkları anlaşılan‒ kurtuluş gibi bir seçenek anında olduğumuzu vurguluyorlar. Yani yok oluş, yaşanan bir canlı süreç iken; kurtuluş, öznesi belli olmayan bir beklenti mertebesinde.

Politik olarak bambaşka yerlerde olan iki yazarın benzer görüşlerinde vurgulanmayı gerektiren hususlar şunlar:

Her iki yazar da, HDP ya da Kürtleri beriki cepheye katıyor.

Her iki yazar da, başta CHP olmak üzere, Millet İttifakının iyi bir mücadele yürütmediğinden emin.

Her iki yazar da, bir iç savaş olasılığından örtük olarak söz ediyor.

Her iki yazar da, içinde bulunduğumuz konjonktürün artık bu kritik moment olduğunu savunuyor. Aksi halde geç kalınacaktır.

Her iki yazar da, nesnel zorunluluk karşısında uyarmaya çalıştıkları tarafın uyanması, harekete geçmesi olumlu seçeneğini özellikle belirtiyor.

*

Söz konusu iki yazıyla aynı günlerde, Metin Çulhaoğlu art arda iki yazıyla, bir masa etrafında yapılmayan bu nesnel tartışmaya dahil oldu. Çulhaoğlu’nun, çok zayıf gördüğü iç savaş olasılığı dışında Yılmazer ile Yıldızoğlu’na katılmadığı, başka bir nesnel zemin ortaya koyduğu görüldü. Hatta Çulhaoğlu’nun temel argümanı, en azından görünüşte, devrimi hedefleyen bir yaklaşım bakımından irkilticiydi. Çulhaoğlu, Türkiye politik ikliminde “seçimler”in belirleyici önemine işaret ediyordu! Bunun, içeriğinden önce, “seçim” gibi bir gerçek olgudan söz ederek bile, cesur bir konumlanış olduğunu kabul ediyoruz.

Çulhaoğlu, kutupçu bir gidişatın değil, arada derede denilebilecek bir sürecin olduğunu ileri sürüyordu. Çulhaoğlu’na göre Türkiye’de rejimin temel önceliği seçimleri kazanmaktı. Şöyle dedi Çulhaoğlu:

Günümüz ve en fazla 2023’e kadar uzanacak dönem açısından, başka her şey tali ve değişken kalmak üzere rejimin odaklandığı tek bir hedef vardır:

Seçim kazanmak ve Reis’in bir kez daha seçilmesinin yolunu açmak…”

Çulhaoğlu, bu ilk yazısıyla ilgili tartışmaların ardından yazdığını belirttiği yazıda görüşünü daha da belirginleştirdi. “Günümüz koşullarında her şey seçimlere endeksli hale gelmiştir” dedi. Yaklaşımını, “seçim ve oy kullanma artık TC yurttaşının bir bakıma DNA’sındadır” diyerek gerekçelendirdi.

Çulhaoğlu’nun aslında “bugün”, ya da “2023’e kadar” diyerek demek istediğini daralttığını söyleyebiliriz. Onun gerekçelendirmesinden anlıyoruz; Türkiye’de her şeyini seçim kazanma üzerine yapmayan bir düzen içi politik güç olmayacağı açıktır. Yani geniş zamanlı bir özellikten, bir karakterden söz ediyor Çulhaoğlu. Türkiye’de rejim, yurttaş ile, seçimlerin meşruiyeti üzerinden bir sözleşme yapmıştır ve bu sözleşmenin geçersizleşmesi ya da askıya alınması için tek gerekçe savaştır. Dış ya da iç savaş!

Çulhaoğlu, seçimin düzen politikasındaki temel önemini vurguladıktan sonra, Tayyip Erdoğan’ın, seleflerinin birçok kez yaptığı gibi yasalarla oynamayı ve devlet olanaklarını kullanmayı da dahil ederek seçim kazanmayı esas aldığını söylüyor:

Dolayısıyla, Türkiye’de herhangi bir iktidar için göze alınması en güç risk, meşruiyet iddialarını boşa düşürecek birinci tasarruf, ‘seçim falan yok’ demektir. Böyle bir tasarrufun ‘savaş hali’ dışında haklı gösterilmesinin yolu, imkânı yoktur.” “[B]u ülkede […] seçimlerin yaptırılmaması ya da seçim sonuçlarının tanınmaması kolay göze alınacak tasarruflar değildir.”

Ona göre “’İç savaş’ ayrı bir konudur”. Seçim sonuçlarının tanınmaması ya da seçim yaptırılmaması iç savaşı göze alacak bir pozisyonu gerektirir. Bu bağlamda, Çulhaoğlu, iç savaşın zayıf olasılığı dışında, süregelen mücadelenin kıyametçi bir nitelikte olmadığını belirtiyor.

Çulhaoğlu’nun yazdıklarından çıkarılabileceğe göre, Türkiye’de rejim, seçimler esas bir unsur olmak üzere oturmuştur. Türkiye’de düzen içi hesaplaşma seçimler üzerinden yapılmak durumundadır. Türkiye’de rejim geniş anlamda halkın oyuna dayanan bir nitelik kazanmıştır. Bunu tatil etmek savaş dışında olanak dışıdır.

Bir masa etrafında yapılmayan tartışmanın söz konusu yazılardan sonra da sürdüğünü gördük. Ali Ergin Demirhan, Çulhaoğlu türü görüşe karşı, çarenin sokak olduğunu belirten bir yazı kaleme aldı.4 Demirhan, “faşizmin ancak direniş hareketiyle göğüslenebileceği”ni söyleyerek “Erdoğan tarafından içi tümüyle boşaltılan parlamenter düzleme, yasal itirazlara ya da basit protestoculuğa sıkıştırılmadan, özsavunmaya ve doğrudan eyleme” çağırdı. Buna karşılık Ertuğrul Kürkçü, seçimleri önemsediğini, HDP’nin de dahil olduğu bir “seçim güvenliği ittifakı” kurulmasını önererek gösterdi.5 Fikret Başkaya6 ile Veysi Sarısözen7, faşizmin seçimle gitmeyeceği görüşüne dayanarak CHP ve İyi Parti dahil HDP’ye de Meclisten çekilmeyi, dışarıda, kitlelere dayanan bir demokrasi cephesi kurmayı önerdiler.

*

Biz, Yıldızoğlu ile Yılmazer’e karşı Çulhaoğlu’nun yaklaşımları çerçevesinde düşünmenin gerçeği daha uygun karşılayacağı kanısındayız. Düzen partilerine yapılan “devrimci” önerinin gerçeksiz olduğu görüşündeyiz. Olancacık varlığıyla devrimci kesimlere ise düzen politikası yolu gösterilir gibidir. Mesele, gerçeği görmek, ama ona teslim olmadan, bulmak ve izlemek ne kadar zor da olsa devrimci yolu gösterebilmektir.

*

Aşağıda, her biri sonraki yazılarda gerekçelendirilmek ve tartışılmak üzere birtakım önerme ve vargılar ifade ediliyor.

Türkiye’de egemenler arası mücadelenin kıyametçi bir yola girmesinin içinde bulunduğumuz koşullar bakımından olanaksız olduğu görüşündeyiz. Türkiye’de düzen-içi bir gerçek alanı vardır ve bu alan, yapısal özellikler bakımından ‘sırf Tayyip Erdoğan’ kesilmeye direnmektedir.

Kıyametçi yaklaşımın, analitik bakımdan sorunları yanında, politik bakımdan da karşılıksız olduğunu ve içinde bulunduğumuz koşullarda, önereceği devrimci politik yol ve yöntem olamayacağını ileri sürüyoruz. Kıyametçi yaklaşımın, öznesini, Türkiye’de düzen içinde süren mücadelede bir tarafla özdeşleşmeye iteceğini kabul ediyoruz.

Buna karşılık, gerçeğin boz bulanıklığına vurgu yapan yaklaşımın gerçeklikle karşılaşmadaki avantajının onu düzenin dinamikleriyle ilişkilendirme yoluna girmeye de zorlayacağı açık olsa gerektir. Dolayısıyla, her iki yaklaşım tarzının da yakayı düzene kaptırma riski güçlüdür.

Türkiye’de baştan beri, birini ‘Kemalist’8 ötekini ‘dinbaz’9 diye nitelediğimiz iki gerici egemen kanat arasında bir mücadele vardır ve bugünkü mücadele de bunun uzantısıdır. Bu, tarihsel bir normalliktir.

Kurtuluş Savaşı gibi bir tarihsel avantaja karşın Mustafa Kemal, tarihsel devrimciliğini öteki gerici kanadı tasfiye edecek aşamaya ulaştıramamıştır. Tarihsel devrimcilikten yoksun olan Tayyip Erdoğan’ın bunu yapabilmesi muhtemelen büsbütün olanaksızdır.

Cumhuriyet dönemi boyunca, devlete egemen olan kanatlardan biri, öteki kanadı, örgütlenmesini yasaklayarak ya da başka yollarla kontrol altında tutmaya çalışmış ama bir-iki yıllık geçici önlemler dışında hiçbir zaman tasfiye türünden bir saldırıya girişememiştir.

Türkiye’de egemen katlar sosyo-ekonomik bakımdan görece geniştir ve bu, toplamda, egemenlerin toplumun ezilen kesimlerine karşı gücü anlamına gelmektedir. Ancak, egemen kanatların her birinin ötekine karşı güç fazlalığı azdır. Bu, mücadelenin daha ileriye taşınması için halk sınıflarına başvurmayı gerektirmektedir.

Halka başvuru, yani ezilen sınıf ya da kesimlerin bir kısmıyla ittifak kurmak egemenler için ateşten gömlek gibidir. Her bir kanadın güçsüzlüğü yanında egemenler arası mücadele bu yüzden de gayet sınırlı bir şiddetle süregelmiştir. Egemenler arası mücadelenin yekdiğerini tasfiyeye yönelmesi, halka dayanmayı halkı silahlandırmaya dönüştürmek durumunda olduğundan yani iç savaşı göze almayı gerektirecek olduğundan hiçbir zaman göze alınamamıştır.

Bu yüzden, egemen kanatların halkla ilişkisi, birtakım patronajlar karşılığında destekçi olarak kullanmak şeklinde karakterize olmuştur. Düzen, şu ya da bu kanadı yoluyla, halk yığınlarına hakimdir.

Halk yığınları, egemenlerin iki kanadı ardında görece kararlı bir şekilde yer alagelmiştir. Kararlılığın ekonomik, toplumsal, ideolojik ve kültürel nedenleri vardır.

Halka başvurunun temel bir kurumsal aracı seçimlerdir. Egemenler arası mücadelede, çok partili dönemin başından bu yana, halkın yeterli çoğunluğunun seçim sandığında oyunu almak önemli bir girdi mertebesindedir. Bu bir gerçekliktir ve aynı zamanda düzenin gücünün ifadesidir.

Seçimler, 1946’dan beri Türkiye’nin aktif bir olgusudur ve asıl niteliğiyle, devrim davası güdenler bakımından bir olanak değil, düzen açısından bir güçlülük etmenidir.

Seçim gerçekliğini kabul etmek bile bir devrimci için yeterince önemlidir. Fakat bu gerçeğe bir devrimci olarak nasıl yaklaşılacağı tayin edici niteliktedir.

Türkiye’de egemenler arası mücadele, öteki düzlemler yanında, Cumhuriyetle kurulan bir platform üzerinde yapılmaktadır. Bu platforma ‘Kurumsal Kemalizm’ diyoruz. Kemalist olmayan egemen kanat da bu platformda mücadeleyi kabullenmek durumunda kalmıştır. Bu anlamda egemenler arasında fiili bir mutabakat vardır. Egemen kanatlardan biri başka bir platform inşa etmeyi başaramamıştır.

Kurumsal Kemalizm, toplumun önemli kesimlerinde ideolojik ve kültürel karşılığını bulmuştur ve bu, ekonomik temelle birlikte değerlendirildiğinde dinbaz kanadın başlıca bir dezavantajını oluşturmaktadır.

Tayyip Erdoğan, Atatürk’ten sonra tarihteki en elverişli koşullara sahip olmasına ve çok istemesine karşın, yeni bir platform inşa edememektedir. Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği egemen kanat, verili kurumsallığı dönüştürecek ve yeni bir kurumsallık inşa edecek ideolojik, kadrosal, politik nitelik gücüne bir türlü sahip olamamaktadır.

Ne 1946’da başlayan çok partili rejim, ne 27 Mayıs ve 12 Eylül darbeleri, ne de 2018’deki “cumhurbaşkanlığı hükümet sistemi” yeni bir platform anlamına gelmektedir. Bu değişimler Kurumsal Kemalizm platformu üzerinde cereyan etmiştir ve etmektedir hâlâ.

İktidarı bırakmamak, Tayyip Erdoğan denilen nesnenin mantıksal zorunluluğunu teşkil etmektedir, ancak Türkiye’nin tarihsel yapısallığının mantıksal gidişatının Tayyip Erdoğan’ınkine galebe çalacağı ve sonunda, her iki egemen kanadın bu mantık tarafından terbiye edileceği öngörülebilir.

Bu yapısallık, ancak Tayyip Erdoğan’ın sürükleyeni değil sürükleneni olduğu bir tarihsel krizle yerini başka bir yapısal dinamiğe bırakabilir.

Tayyip Erdoğan’ın temsil ettiği egemen kanadın varlığı zamana karşı dezavantajlıdır. Zaman, Cumhuriyet tarihi boyunca bir-iki örnek dışında, taktik olarak ‘dinbaz kanat’, stratejik olarak ‘Kemalist kanat’ lehine işlemiştir ve işlemektedir.

Egemenler arası mücadelenin tarihsel normalite sınırlarını aşarak şiddetlenmesinin ve iç savaşa dönüşmesinin önündeki en büyük ‘operasyonel güncel engel’ Kürdistan devrimci sürecidir. Merkezdeki bir zayıflık, Kürdistan devriminin bölgede boşluğu doldurmasına yetecektir ve egemenler bu açık gerçeği görmektedir.

Egemenler arası mücadelede, dinbaz kanadın öteki kanadı tasfiye etmesinin önündeki çok büyük bir başka engel ‘toplumsallık’tır. Toplumun en az yarısı, dinbaz kanatla ideo-kültürel bir ayrışma içindedir. Ekonomik konumu da göz önüne alınırsa, bu kesimin, tasfiye konusu olamayacağı sosyolojik bir gerçektir.

Egemenler arası mücadele, görünür gelecekte, ‘alaturka diktatörlük’ ile ‘alaturka demokrasi’nin boz bulanık ortamında sürecek gibidir.10 Egemen kanatlar arasındaki mücadele, tasfiye tehdit ve girişimlerini de elbette içerecek şekilde, süreğen bir yıpratma ve dayanıklılık mücadelesi olarak sürecek gibidir.

Alaturka demokrasi ile alaturka diktatörlük, pek zayıf bir demokrasi ve yeterince güçlü olamayan bir diktatörlük demektir. Bu ayrışmanın, devletin biçiminin faşist olup olmaması bakımından kavramsal karşılığını oluşturamadığımızı bir eksiklik olarak belirtiyoruz.

Felaketçi yaklaşımın değerlendirmesinin aksine, alaturka demokrasi cephesi, diktatörlük cephesine karşı, elbette kendi ölçüleri ve yaklaşımları bağlamında, etkili bir mücadele yürütmekte ve sonuçlar da almaktadır. Bu mücadele, felaketçi yaklaşım yanında devrim perspektifinden ya da düzen dışı bakış açısından pek zayıf ve kudretsiz görünmektedir. Buradaki sorun, düzen dışı ölçütleri düzen-içi mücadeleye dayatmanın kendisidir.

Alaturka diktatörlüğün, alaturka demokrasi cephesine karşı biri bitmeden öbürü başlayan yasal, mali, kültürel, polisiye ve benzeri biteviye bunaltıcı saldırıları, iki cephenin ‘normal’ mücadelesinin sürmekte olduğunun belirtisidir. Örneğin, İstanbul ve Ankara belediyelerine kayyım atanmasından başlayarak CHP ile İyi Partinin genel merkezlerine dönük kolluk operasyonları başladığında bu evreden çıkıldığına ve ‘felaketçiler’in evresine geçici bir süre için geçildiğine muhtemelen hükmedebiliriz.

Kürdistan devrimci sürecinin hem düzen-içi demokrasi hem de düzen-dışı devrimci boyutu vardır ve bu, Türkiye’de muhalefet için olağanüstü olanaklar sunmaktadır. Yani Kürdistan Hareketinin bir kolu alaturka demokrasi cephesine kadar uzanmaktadır ve büyük gücü sayesinde Kürdistan Hareketinin düzen politikasını değerlendirmesi gayet meşrudur.

Türkiye devrimci solu, bir yandan alaturka demokrasi, beri yandan Kürdistan devriminin düzen-içi etkinliği aracılığıyla kurulu düzene demokrat olarak eklemlenme tehlikesi içindedir. Kürdistan devrimi için bile riskli olan düzen politikası alanı, Türkiye’nin pek zayıf devrimci solu için ağır tehlikelerle doludur. Düzen politikasının devrimci sol açısından en cazip boyutunu seçimler olgusu oluşturmaktadır.

Alaturka demokrasi cephesine Kürdistan Hareketi olmaksızın dahil olmak, egemenlerin bir kanadına doğrudan destek vermek, ona yedeklenmek demektir. Bu tuzağa düşen sol hareketin konumu, basitçe, egemen kanatlar tarafından kullanılan halkın mertebesidir.

• ‘Tasfiye’, ‘iç savaş’ ya da ‘seçim’ gerçeğini koymaktan sonra, sorun, bu gerçeğe ilişkin politik olarak ne yapılacağıdır. Bu ülkede devrim davası güdenler, bütün olasılıkların düzen güçlerine yedeklenmek olarak tecelli etmesi riskiyle karşı karşıyadır.

 

1 29 Mart 2021 tarihli yazısıyla Mehmet Yılmazer: https://www.karsimahalle.org/2021/03/29/kutuplasmadan-tasfiyeye

4 Ali Ergin Demirhan’ın 26 Mart tarihli yazısı: https://sendika.org/2021/03/turbulansta-savas-fazina-dogru-612618/#more

5 Ertuğrul Kürkçü’nün 12 Nisan tarihli yazısı: https://artigercek.com/haberler/secim-guvenligi-ittifaki-olmazsa-olmaz

6 Fikret Başkaya’nın 6 Nisan tarihli yazısı: https://yeniyasamgazetesi2.com/muesses-nizamin-muhalefeti/

7 Veysi Sarısözen’in 18 ve 20 Nisan tarihli yazıları:

https://www.ozgurpolitika.com/haberi-fasist-dikta-nasil-yikilirkolay-yoldan-yikilmaz-148820

8 “Laik”, “cumhuriyetçi”, “modern” değil “Kemalist” diye nitelemenin daha uygun olduğu görüşündeyiz.

9 “İslamcı” ya da “Siyasal İslamcı” değil, Tayfun Atay’a uyarak “dinbaz”… Bir örnek olarak şu yazıya bakılabilir: https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/tayfun-atay/dinbaz-imam-dindar-cemaat-672380

10 Garbis Altınoğlu’nun bir yazısındaki saptamadan ilhamla: “https://www.teorivepolitika.net/index.php/arsiv/item/801-kurt-acilimi-bir-alaturka-liberallesme-deneyimi

Kürt ‘Açılımı’: Bir Alaturka Liberalleşme Deneyimi”, Teori ve Politika 51-52, Nisan 2010, ss. 77-145.

Okunma 964 kez