Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Restore Edilmiş Rejim

Yazan

 

 

Restore Edilmiş Rejim

Agâh Akyazıcı

Tayyip Erdoğan’da simgelenen restoratif egemen güçler, yakın zamanda iki sandıktaki başarılarına rağmen, kendilerini güven ve istikrar ortamında göremiyorlar.

2013’ün 31 Mayıs’ından bugüne, ayaklanmayı da, devlet katında şiddetini her geçen gün arttıran saray kavgasını da gördük. Çok değil, “Gezi” öncesinde politika alanı rejimin tarihinde görmediği şekilde stabilize edilmişti. Ezenler arasındaki tarihsel karakterdeki çatışma bir kliğin zaferiyle sonuçlanarak ötelenmiş, ezilenler politik olarak yok hükmüne mahkûm edilmişti. Kürt faktörü ise rejimin bekasına engel olmama koşuluyla öngörülebilir bir “barış süreci” ile kendi varlık alanında tanınmış, geniş ama bir o kadar da özel alanda, öznesiyle yürütülen müzakerelerle paranteze alınmıştı. Hükümet partisi, iktidar sarhoşluğuyla devlete ve topluma tam hâkimiyetini her fiiliyle ilan ediyordu. Rejim, ana yönleriyle restore edilmiş, geriye hesaplanmış, zamanlama ile çözülecek kısmi müdahaleler kalmıştı.

Önce, Gezi’de modern asiler isyan etti; restorasyon toplumda ilk çatlağını verdi. Dışlama mekanizmalarının etkilerinin birikmesi sonucu devlet, merkezde yerleşik konumda bulunan ezilenlerin merkeze doğru asilik pratiğiyle yüz yüze kaldı. Model ülke efsanesi, dolayısıyla “model”in kendisi çöktü. Mısır darbesi ve Suriye iç savaşı tersten esen rüzgârlar olarak içeride etkide bulundu. Sonra, daha önce emarelerini gösteren Kurumsal Kemalizme hâkim olma dalaşı, rejimin tarihsel olarak belirmiş iki ezen kliği arasındaki bildik seyriyle değil, tam da burada yaşanan çatışmadan galip çıkmış ezen kliğinin merkezinde tüm şiddetiyle patladı. Görece kısa sürede kendini toparlayarak karşı saldırıya bile geçmesine karşın, Tayyip Erdoğan iktidarı, ancak sürekli ve sürekli daha başarılı olmaya mahkûm bir eğik düzlemde bulunuyor. Kuşkusuz, ezilenlerin politikası, ezenin istikrarsızlığı koşullarında çatlakları genişletmeyi gerektirir.

İstikrar koşulları ezenin iktidarının genişçe bir zaman aralığında önünü görebildiği, ezilenler üzerinde hâkimiyetini belirli bir döneme yaydığı döneme işaret eder.

I.

Türkiye Devleti, kuruluşunda, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanıyla başlayan ve 1925’in ortalarına kadar süren özel bir dönem yaşamıştır. Savaş sonrası güçlü merkezi iktidarın oluşturulması dönemidir bu dönem. I. Meclis’in Kurtuluş Savaşı dönemindeki ittifaklara göre oluşmuş yapısı dağıtılmış ve merkezinde Mustafa Kemal’in bulunduğu iktidar yapısı inşa edilmiştir. 1921 Anayasası’nın yerine 1924’te hazırlanan anayasa ile kurucu temel, geçici ittifaklarından sıyrıldığını da ilan etmiştir.

Kurucu temelin bu ilk yıllarının birikimi, 1925 gibi erken bir tarihte, bir dizi krizle sarsılır. 1924’te kurulan Terakkiperver Fırka’nın kapısına bir yıl bile geçmeden kilit vurulur. Bu parti, güdümlülüğü gibi konular bir yana bırakılırsa, rejimin ilk krizinde nesnel etkilerin açığa çıkmasında aracı olmuştur. Rejimin kurucu kadroları arasındaki ilk ciddi kriz bu dönemde patlak verir. Mustafa Kemal’in yeni kurulan devletin resmi kuruluş sürecini anlattığı ve 1927 yılında okuduğu Nutuk’unda “paşalar komplosu” diye andığı Rauf Orbay, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy gibi ordu komutanlarının ve Kurtuluş Savaşı kadrolarının ordudan istifa edip siyaseti seçmeleri bir iç çatışmanın ilanıdır. Bu durumdan sonra Mustafa Kemal, tasfiyelerle ordu üzerindeki tam hâkimiyetini tesis etmiştir, ama Osmanlı’dan devralınan iki ezen klik arasındaki çatışmanın Cumhuriyet döneminde oluşturduğu ilk krizle de karşı karşıya kalınmıştır.

Mustafa Kemal’in iktidar alanından uzaklaşanların merkezi olarak algılanması ile aldığı destek, Terakkiperver Fırka’nın sonunu getirmiştir. Şeyh Sait İsyanı da buna eklenmiş ve 4 Mart 1925’te ilan edilen Takrir-i Sükûn yasası ile rejim zor gücünü işleterek hem ezilenler kanadından gelen ilk isyanı, hem de “İzmir suikastı” davasıyla rejim içi çatışmayı bastırmıştır.

Bu dönemin başka bir özelliği daha vardır: Kasım 1925’te kılık kıyafet düzenlemesi, bilinen adıyla “Şapka Devrimi” ilan edilmiştir. Bu düzenleme daha önceki “reform”lara tepki göstermeyen halk tarafından açık bir ret ve tepkiyle karşılanmıştır. Takrir-i Sükûn yasası ve İstiklal Mahkemeleri hızla devreye sokulmuştur. 1925-1927 arasındaki yargılamalar hem Kürt faktörünü, hem İslam faktörünü, hem de rejim içi çatışmayı bastırmakta kullanılmıştır.

Rejimin bu dönemden sonra ilan ettiği reformlar herhangi bir açık tepkiyle karşılaşmaz. İlk ve sert bastırmayla İslam faktörü politika sahasından dışarı itilmiştir ve tüm tarihi boyunca ilk ezilmeyi birlikte yaşadığı kavgadan yenik çıkmış, ezen kliğin nüfuzu altında rejime katılmıştır. 1938’e kadar parça parça dirense de 1984’e tarihlenen 29. isyana kadar Kürt faktörü de bastırılmıştır. Rejim içi çatışma başka bir boyutta sürmüş, ama daha çok ideoloji alanında yoğunlaşmıştır. Kurumsal ve ideolojik Kemalizmin eş güdümü, özellikle ideolojik Kemalizmin form değişiklikleri -ekleme ve çıkarmalar- ile sürmüştür.

Bu tarihi dönemin verdiği ipuçlarıyla içinde olduğumuz döneme bakalım.

II.

Restore edilmiş bir rejimle karşı karşıyayız ve restorasyon ezenlere istikrar kazanmış bir rejim getirmeye yetmemiş, kurucu temelin tüm yapısal arazlarıyla birlikte iç gerilimlerini yoğunlaştırmış, yeni toplumsal sorunlar biriktirmiş, üstüne bir de devlet krizi hediye etmiştir.

Nasıl kurucu temel 29 Ekim 1923 ile simgesel bir tarih edindiyse, restore edilmiş rejim de 12 Eylül 2010 referandumunu tamamlanma tarihi olarak edinebilir. Topu topu iki buçuk yıllık istikrar, parti-devlet olmanın yoğun iktidar dönemi yaşandı. 31 Mayıs 2013’te bu dönem sona erdi ve 17 Aralık’ta, devralınan Kurumsal Kemalizm dökülmeye başladı. Bundan sonrası için krizin çözümünün kurucu ataya dönüp “takrir-i sükûn”da mı aranacağı yoksa kudretsizliğin gerçeğiyle mi yüzleşileceği arasında kategorik fark yoktur. Bu farkı aramak ve yollar önermek liberal reformperestlerin olsun! Biz, oluşan istikrarsızlığın ezilenler lehine derinleşmesine ve krizin boyutlanmasına bakarız.

Rejimin ezilenlere nüfuz etmesinde kırılmalar olması restorasyonu gerekli kılmıştı. İdeolojik Kemalizm ile temsil edilen ezen bloğu, Kurumsal Kemalizm ile yılların getirdiği uyumlu bir birliktelik oluşturmuştu. Devlet geleneğindeki süreklilikler “teamüller” olarak yaşanıyordu. Geçen zaman İdeolojik Kemalizm aleyhine işlemiş ve Kurumsal Kemalizmin yıpranmasıyla sonuçlanmıştı. Devlet sahasındaki tarihi uyum, rejimin üzerinde tepindiği ezilenleri sınırları içinde tutma konusunda zorlanıyordu. Kürt faktörünün politik varlık kazanmış ezilenleri, bu sınırda –bölgesel gelişmelerin etkisi de düşünüldüğünde- tutulamazdı. İslam faktörü sistemin dışına çıkamamakla birlikte kendi kanallarını arıyordu. Dünyasal ve bölgesel etkiler de hesaba katıldığında Türkiye Devletinin ezilenler üzerindeki bir dönemi geçiren egemenliği yaşanan ve ufukta beliren krizlerin cenderesi altındaydı. Kısaca, rejim bir çöküş, yıkılış ile karşı karşıya değildi ama sürdürülemezlik ile kusurluydu. Bu hal, Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından bile geçerliğini koruyor.

Bu koşullarda yanıt, ya İdeolojik Kemalizmin, tüm tarihi boyunca yaşadığı form değişikliklerinden birine girmesiydi; ki bunun olanakları sınıra dayanmıştı, ancak dışarıdan bir melezlenmeyle İdeolojik Kemalizm destekleyici bir konumda devlet ideolojisine eklemlenebilirdi. Ya da sürekli krizler ile öngörülemez bir döneme girilmesiydi. Veyahut da çatışmalı bir dönem göze alınıp restorasyona gidilecekti.

Restorasyon bu koşulların zorlamasıyla çatışmalı bir seyir izledi ve sonucunda, İdeolojik Kemalizm ile temsil edilen, bu çatışma döneminde “ulusalcılar” olarak kodlanan ezen kliği yenildi. İdeolojik Kemalistler, Kurumsal Kemalizmdeki mevzilerini, uzun yıllardır ellerinde tuttukları kaleleri bir bir kaybettiler. Muhafazakâr modernleşmeci ezen kliği, devlet katındaki çatışmanın son hamlesinde, 2010 referandumunda “kesin” sonucu almıştı. Bunun bir sonuç değil, yeni çatışmaları üreten bir başlangıç olduğu çok geçmeden anlaşıldı. Nesnel içeriğinin sınırları yanında restorasyonun öznesinin bu çatışmayı üretmede ve erkene almada etkili olduğu görünüyor.

III.

Hükümet partisinin ve onun başında bulunan R. Tayyip Erdoğan’ın rejimin “ihya”sı ile ilgili projelerinin hiç bitmediği bilinir. Bunlar bize restorasyonun yürütülüşü ve sonuçları açısından ilginç çağrışımlar sunar: İnşaat konusunda “büyük proje” coşkusu, herkesçe malum olan bir nedene dayansa da AKP, hükümet dönemi boyunca tarihi eserlerin restorasyonu ve tarihin “ihya”sı konusunda duyarlılık gösterdi! Bunun özel bir örneği ilk AKP hükümeti döneminde Trabzon’daki Sümela Manastırı’nın kaçak kat çıkılan “restorasyonu”dur. Yine yakın tarihte, 1950’li yıllarda yol yapımı nedeniyle bir kısmı yıkılan Mimar Sinan’ın inşa ettiği bir cami müteahhite verilerek “restore” edilmiş, yıkılan kısım yeniden projelendirilip cam kafes yerleştirilerek alışveriş için uygun alan yaratılmıştır. Bu örneklerin zirvesi, Gezi Parkı’na tarihin “ihya”sı için Topçu Kışlası’nın yeniden ama alışveriş merkezi olarak inşası projesidir.

Restorasyonun politik öznesi olarak Tayyip Erdoğan’ın mimari “restorasyon” ve “ihya” projeleriyle politik “restorasyon”u örtüşmektedir. Rejimin kurucu temelinin bugünkü haliyle ve mevcut öznelerce restore edilmesi tam da bu noktada sonuçlar vermektedir. Amaçlanan istikrar ve güvenceye alınmış rejime ulaşılamadığı gibi çatışma ve muhalefet alanı belirmiştir.

Restorasyonun, ezilenlerin tarihsel-politik özgülleşmesine müdahale biçimleri ve rejim içi çatışmada alınan konumlar göz önünde bulundurulursa, sonucundan bağımsız “başarılı” olduğu söylenebilir. İslam faktörü, devletin kontrolünün dışına çıkma eğilimi içine girdiği bir dönemden sonra tekrar ve daha güçlü bir şekilde rejim tarafından kontrol altına alınmıştır. Kürt faktörü ise artık sınır çekilemeyecek kadar esaslı bir politik özne ile temsil edildiği ve bölgesel yönünün kapsamıyla müzakere alanına geçerek devleti yeni bir anlaşmaya zorlamaktadır. Şu haliyle yine de Kürt faktörü bir paranteze alınma çabasıyla ötelenmektedir.

Restorasyonun “başarı”sı, bu iki tarihsel-politik özgülleşme dinamiğini ilk toplumsal krizinde ve devlet krizinde çatışmasız alan olarak tutabilmesinde ve istikrar bölgesi olarak ele alabilmesindedir. Haziran İsyanı Kürt-İslam başlığını, yani barbar ezilenleri taşımadığı gibi Kürt faktörünün politik öznesi de, örgütlü gücüyle isyana mesafeli durmuştur. 17 Aralık ile tarihlenen devlet krizinin İslam faktöründeki etkileri henüz gözlem mesafesinde olmamakla birlikte kırılmalara yol açacağı öngörülebilir. İsyan döneminde ise bu kesim devletin Müslümanı olarak blok tutum almıştır. 17 Aralık operasyonu ile patlayan devlet krizinde Kürt faktörü politika yapmaya muktedir tek ezilenler temsilinin taşıyıcısı olarak özgül alanını ve müzakere sürecini gözetmeyi seçmiştir. Bu konumlar dağılımı restorasyonun bir sonucu olsa gerek.

Politik olanın politik olma niteliğini yitirmesi, yani daha önce açıkça politikanın ve dolayısıyla çatışmanın konusu olan meselelerin tamamen yönetsel teknik ve yasal düzenlemelerin konusu haline dönüştürülmesi restorasyonun işleyiş mantığıdır. Geçtiğimiz dönemde Kürt ve İslam başlıkları devlet nezdinde olabildiğince politika sahasının dışına çıkarılmaya, devletin yasal düzenlemeleri yeri geldiğinde yaparak çatışmalı konuları çözeceği beklentisi içinde tutulmaya çalışıldı. İslam faktörünün herhangi bir politik temsilinin bulunmadığı ve herhangi bir ezilenler devrimciliğinin bu alanda hareketinin görülmediği koşullarda devlete dilekçecilik ana konum oldu. Türban konusunun özellikle 20 yıl içinde İslam başlığı için simgesel yönü, politikleşmeden patronaja giden çizgisi ve geçtiğimiz yılın son demokrasi paketi ile çözüme kavuşturulması çarpıcı bir örnektir.

Kürt faktörü üzerinde yaşanan restorasyon dinamiği öznel hali tanıyarak beklenti yaratmak ve genel politik atmosferin dışında, o alana, o alanın öznesini tanıma dolayımıyla bir anlamda “kutsal barış” ile politik sahanın dışına çıkarma ya da formel siyasetin sınırlarına çekmektedir. Bu nokta, henüz sonuçlanmamıştır. Kürt hareketinin varlığı, tam da restorasyonun aksi yönde bir politik hattı bölgesel düzeye yayarak ve İslam faktörüyle de temaslar arayarak ilerleme seyrinde çuvala sığmamaktadır. Buna rağmen Kürdistani nitelik dolayısıyla yaşanan dönemde paranteze alınabilmektedir. “Barış süreci”nin, herhangi bir somut ilerleme kaydedilmemesine karşın, sürekli olarak yeniden dondurulması bu anlama geliyor.

IV.

Ezenlerin tarihsel sürekliliğinde restorasyon kırılma yaratmaz. Restorasyon, ezilenlerin dağılımında niteliksel bir dönüşüm ihtimaline karşı şekillenmiştir. Ancak çatışmanın seyri ezilenler üzerinde etkide bulunur, ezenler arasındaki çatışmada ezilenlerin önemli bir kısmı ezen kliklerin saflarında sıralanır. Bu, çatışmanın olağan dönemlerde seyrettiği hallerde rejimin yürütülüş biçimi için avantaj sağlar. Restorasyonun galibi olan ezen kliğin, daha önce Menderes-Demirel-Özal dönemlerinden deneyimleri vardır. Bu dönemlerde kimi mevziler kazanılmış ama esas, kurucu temelin toplumda nüfuz etmesinin sınırlı kaldığı ezilenler kesimini devlete bağlama olmuştur. Bir dönem bu rol başarıyla yerine getirilmiştir.

Kurucu temelin ideolojik donanımı Aydınlanmacı laiklik, ezilenlerin önemli bir kesimini dışlamış, bastırmıştır. Devlet katında ezenler arasında kapışma kesintisiz devam ederken Kurumsal Kemalizmi koruma amacıyla İdeolojik Kemalizmin esnetilmiş biçimleri devlet ideolojisi olarak kabul edildi. Yönetsel siyaset alanında ise İslamın kültürel ifadeleri tepe tepe kullanıldı, istismar edildi. Adıyla sanıyla devletli Müslümanlık tavrı korundu.

Anadolu halkının, İslamın Sünni fıkıh mezhebi olan Hanefiliğin tarih boyunca iktidar aygıtlarıyla uyumluluğu ve esnek kapsayıcılığıyla oluşturduğu kültürel şekilleniş içinde olması rejim tarafından da gözetildi. Diyanet aracılığıyla, bu durum, adı konulmamış resmi devlet dini olarak yeniden düzenlendi. Diğer nedenlerle birlikte bu nedenle de, İslam faktörü ile temsil edilen ezilenler yığını, herhangi bir ezilen politikasına açılamadı.

İslamın jeste dayalı istismarı zamanla yıprandı. “Milli Görüş” olarak bilinen kesim, devletli olmayı korumakla birlikte tarihsel olarak belirmiş olan her iki ezen kliğinden farklı bir rotada bu durumun politik karşılığını üretti. Muhafazakâr modernleşmeci ezen kliğin bir iç ayrışması olarak da anlaşılabilecek “Milli Görüş”, politik İslamın özel ve modern bir biçimi olarak ele alınabilir. Değişik cemaat ve tarikatlar politika alanına görünür olarak girdikçe ve etkide bulundukça rejim zorunlu olarak esnemeler gösterdi.

AKP, İslamın jeste dayalı istismarında yaşanan krize cevap olarak beliren özel bir örnektir. Ona yakıştırılan “ılımlı İslamcılık”, bu jesti ne oranda başarılı icra ettiğinin göstergesidir ya da yakıştırmayı yapanın ideolojisini verir.

AKP’nin öncüllerinden farkı, “Milli Görüş”le ayrışma yaşayan muhafazakâr-modernleşmeci ezen kliğinin tekrar birleştirilmesi ve bu birleşmeyle “Milli Görüş” geleneğinin deneyimini aktarmasıdır. Bu aktarmanın başında Müslüman dindarlığının kültürel biçimlerinin görünür kılınması yer alır.

Günlük yaşamda herhangi bir dini ritüelle ilişkisi zayıf ya da esnek olan ancak özel politik jestler dolayımıyla bu yönü öne çıkaran bir sağcı politikacıya göre, AKP tarzı, kültürel olarak bu alanda yetişmiş, bu alanın bastırılmışlığını içeriden yaşamış, ideolojik olarak İslamcılığı taşıdığı bir dönem geçirmiş, Cuma namazı ile vakit namazlarını kılma alışkanlığı olan, oruç tutan, İslam ritüellerine hâkim ve bunları olağan haliyle günlük yaşamında gösteren sağcı politikacı, İslamın jeste dayalı istismarı konusunda kesinlikle daha inandırıcıdır. Bu jestlerin kullanımı öznesini politik İslam olarak sınıflandırmaya yetmez. Diyelim ki; Demirel ile Erdoğan arasındaki fark bu konuda niteliksel değildir, olsa olsa nicel bir fark ifade edilebilir.

AKP’nin İslami jestleri güçlü kullanışı, rejime, İdeolojik Kemalizmin boşalttığı yeri dolduracak bir ideoloji formu üretmez/üretemez. Bunun farkında olan AKP, Kemalizmin esnek bir formunu muhafaza altına almıştır. Yine kurucu temelin bileşeni olan milliyetçilik, konjonktürde zorunlu aşınmalara uğramakla birlikte hem İslam faktörünü devlete bağlamada hem de devlet katında tutkal olarak korunmuştur.

AKP, İslam faktörünü içerebilmesini, restorasyonun öznesi olmasına kapı açan bir öznellik olarak avantaja çevirdi. Nasıl kurucu temel, Sünni İslamı kontrol atında tutmuş ve politik sahadan dışlamış olmasına rağmen ona nüfuz etme çabasını hiç bırakmamışsa restorasyon da iddia edildiği gibi İslamın devlete nüfuz etmesi değil tam tersine devletin dışlanma riskini taşıdığı Sünni İslam alanına derinlemesine nüfuz etmesi amacını taşır. AKP’nin bu konudaki operasyonel konumu İslamcılığın da tasfiyesi olarak işlemiştir.

17 Aralık’taki yolsuzluk operasyonuyla zirvesini bulan devlet katındaki çatışma retorik düzeyde İslami jestleri ve devlet ideolojisinin milliyetçilik kalıtlarını eş güdümlü olarak ileri sürmekle birlikte Haziran İsyanı’nda beliren bir durumu tekrar görünür kıldı: Kurumsal Kemalizme hâkim olan kesim yerleşik ideolojik kodları kullanmakla birlikte ortada bir uyumsuzluk vardı. İslami jestler ile çatışma döneminde dağılan, yıpranan devlet ideolojisinin eğreti teyellenmesi kapsayıcı bir devlet ideolojisinin yerini dolduramıyordu. Boşluk, taban olarak belirlediği alana Tayyip Erdoğan’ın kendi şef kültünü ve ahlaki muhafazakârlığı pompalayarak giderilmeye çalışıldı. Tabii buna bir de avadanlıklardan alınıp eklenen komplocu ulusalcılık katıldı. Sonuç geri tepti; güç efekti gücü ikame etmeye yetmedi ve çatışma daha geniş alana yayıldı.

Devlet, tüm diğer yönleriyle birlikte bir hakikat rejimi kuran mekanizmadır. Kendi varlığını, toplumun nasıl eyleyeceğini önceden belirleyebilme kudretini elinde bulundurmasına dayalı kurar. Devletin varlığıyla özdeş olan şiddet durumu, ezenin hegemonyasını sürdürebildiği koşullarda ciddi kırılmalar yaşamıyorsa devlet ideolojisi herhangi bir özel müdahale olmadan işler. Kurumsal Kemalizm, Aydınlanmacı laiklik ve şovenist milliyetçilik birleşimini bir devlet ideolojisi olarak düzenlemişti ve buna farklı dönemlerde müdahaleler yapmıştı. 1930’lu yılların başında Kadro Dergisi çevresinde şekillenen ekip, devlet ideolojisinin oluşumunda profesyonel kadroluk yapmıştı.

Restorasyonda İdeolojik Kemalizm çatışmanın bir yönüydü ve bu yön ağırlıkla liberallerin ideolojik desteğiyle bertaraf edildi. Türkiye tarihinde liberallerin herhangi bir politik varlıkları görülmez, ancak tarihlerindeki en yoğun etkiye restorasyonun çatışmalı döneminde sahip olmuşlardır ve en kesin dağılmalarını da bu dönemin sonuçlanmasıyla yaşamışlardır.

Eski İslamcılar Kemalist ideologların yerini almaya gönüllü bir grup olarak öne çıktı. Kendi spesifik alanlarında uzman olan bu kesim, devlete ideoloji kazandırmada, hakikat üretme mekanizmasında yetersiz olduğunu gösterdi. Bu, salt beceriksizlik sonucu olmadı; restorasyonun yapısı gereği devlete eklemlenen argümanları içeriksiz ve uyumsuz kalmaya mahkûmdu. Medya kontrolü sağlandı ama burada istihdam edilen kadroların önemli bir kısmı dava yitimiyle iş takipçisine dönüştü. Asıl rol yine medyada yer alan her devrin devletçisi ideologların oldu. Onların yetmediği yerde direkt müdahalelerle ayarlamalar yapıldı. Kimi solcu “aydın”ların tarihlerinde yaşadıkları bu durum, İslamcılar açısından, devlete aksiyoner bir karşı duruş içinde olmadıkları için ciddi gerilimlere neden olmadan yaşandı. Cemaat-Hükümet kavgasında ise bu alanın tüm sınırları ve devletli olan içine gömülü oluşu açık biçimde ortaya çıktı.

V

Gezinin ünlü sloganıyla, “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak”. Restore edilmiş rejimin ayaklanma karşısındaki refleksi ile içeride devlet krizi olarak yaşadığı çatışmadaki refleksi neredeyse birbirinin aynısı. Ayaklanma, restorasyonun yürütücüsünün çatışmadan galibiyetle çıkarak kurduğu hegemonyasını pratik olarak sarsmıştı. Cemaat, bu durumun sonuçlarını derleyip kendi lehine olan kısımlarını öne çıkararak Erdoğan’sız bir döneme geçişi ezenler cephesinden talep etmiştir. Devlet krizi, bu noktada, AKP’nin Kurumsal Kemalizme hâkimiyetinin altının boşluğunu da gösterdi.

Restorasyon, uygar-modernlerin yerleşikliğinin yerinden oynamaya dirençli halini kırdı ve modern asilik bir ayaklanmayla açığa vuruldu. AKP hükümetleriyle merkeze taşınan ve modernleşme dinamiğine dâhil olan kesimler boş bir alanı doldurmadı, çoğunlukla daha önce merkezde olanların dışlanmasıyla kendilerine açılan alanları doldurdular. Esas ağırlığını ideoloji alanında görünür kılan ve “yaşam tarzı” zarfıyla sunulan bu kavga aşağıda toplumsal alanda ciddi bir yer değiştirmeyi beraberinde taşıyordu.

Daha önceki dönemde Kurumsal Kemalizme hâkim olan ezen kliğinin yenilgisinin şiddeti onun ezilenler içinde bir döneme yayılmış nüfuzunu da zayıflatmış oldu. Ancak bu nüfuz kırılması ideolojide değil politikada, politik temsil yitimi olarak oluştu. Restorasyon, ezilenlerin önemli bir kesiminin üzerinde sistemin kontrolünü sağlarken diğer kesimleri içerme mekanizmaları kuramadı, hatta daha önce İdeolojik Kemalizm aracılığıyla kurulan mekanizmaları dağıttı. İki ezen klik arasındaki çatışmanın yüksek düzeyde seyrettiği dönemde ezilen kesimleri çatışmanın taraflarının saflarında geleneksel dağılımlarıyla diziliyorlardı. Politik temsili zayıflayan, yenilgisi kesinleşmiş ezen kesimin etkisi altındaki uygar modernler, yenilgiyi üzerlerinde hissetmekten doğan bir tepkiyi de taşıyarak politik alanda serbest kaldılar. Burada, yenilgiyle beraber bu kesimin kurumsal temsillerden dışlanmasının etkisi büyüktür. Örneğin, 2007’deki Cumhuriyet mitingleri kurumsal olarak Ordu ve Yargıyı, siyasal olarak ise CHP ya da onun çatışmaya göre düzenlenmiş yönetiminin müdahalesini çağırıyordu. Yenilgi özellikle kurumsal alandan beklentiyi kırdı.

Haziran Ayaklanmasının toplumsal bileşeni, dünya ile ilişkisinde uygar modern olmanın tüm avantajlarını ve merkezde işgal ettiği stratejik yerin görünürlüğünü ve etkilerini sonuna kadar değerlendirdi. Kurucu dönem, “Şapka Devrimi”ne tepki gösteren ezilenleri sert biçimde bastırmıştı. Haziran İsyanı da devletin şiddetini üzerine çekti. Merkezde patlayan ayaklanma, şiddetle bastırılmayı görece sınırladı. Diğer yanlar bir yana bırakılırsa, kurucu dönem ile restorasyonun sonucunda yaşanan bu iki farklı ezilenler tepkisinin önemli bir ortak yönü vardır: yerleşik ideo-kültürel normlara devletin farklı saiklerle müdahalede bulunması.

Rejimin, özellikle 2010’dan sonra çatışmalı halin dinmesiyle kontrol edilebilir çatışma alanlarını oluşturacak ideolojik dinamizmi koruma kaygısıyla ve gücün merkezde toplanmasıyla, belirgin bir dışlananlar alanı yaratıldı. Zaferin sonuçlarını derlemek ve merkeze yeni bir dinamizm katmak için yağma ve talan ile birlikte her alan tutuldu. İslamın jeste dayalı istismarı ile bir tür pornografik ahlakçılık karışımı dayatıldı; bunun açığa çıkardığı dışlama, rejimin yürütülüşüne karşı tepkiyi yoğunlaştırdı. Tepki, ayaklanma olarak hayat buldu. Bu nedenle de nesnel bağlamını aşan sonuçlar verdi.

Solun, tarihsel olarak içine gömülü olduğu uygar-modern ezilen kitlesi sınırlarında, kendisini daha rahat ifade olanağı bulacağı varsayılıyor. Ayaklanma konjonktüründe pozitif etkileşim sağlayan bu durum, ayaklanmanın evine çekildiği koşullarda yıkıcı yönün aşınmasında ekstra bir rol oynamaktadır. Kitlesiz kitlecilikten, kitleyi görmüş ama yine kitlesizliğe mahkûm bir kitleciliğe, kitlenin kutsanmasına dönülmüştür. Marksist devrimcilik ezilenler arasında hazır kurulmuş yurtlar bulamayacak, yurt kurmaya elverişli alanlarda kendi ocağını kuracaktır.

Kürt faktörü, rejim ile girdiği uzun ve kıran kırana çatışma döneminden sonra artık bastırılma konusu olmaktan çıkmıştır. Rejimin, gönüllü değil, zorunlu olarak kabul etmek durumunda kaldığı müzakere konusudur. Bu, onu, hem rejim içi saray kavgasında hem de batıda gelişen ayaklanma konusunda ikircikli bir politika içinde olmaya sürüklemektedir. Bir uyumsuzluk gibi görülmekle birlikte hareketin istikrarlı olarak aynı tarz politik “hata”lar yaptığı kolayca izlenebilir. Politika yapmaya muktedir olmasının sağladığı olanaklar aracılığıyla, onun restore edilmiş rejime karşı hamlesi daha geniş planda, bölgesel boyutta karşılıklar aramaktadır. Kürt hareketinin konjonktürde operasyonel politika izleyecek yegâne ezilen dinamiği olmasının özgül konumu, ona yönelik beklentilerin kaynağını da verir.

VI.

İktidarın merkezileşmesi, restore edilmiş rejime içkin bir yarılmaya yol açtı. Devletin kurumlarında biriktirdiği kadroları aracılığıyla AKP’ye çatışma döneminde en güçlü desteği veren Gülen Cemaati bu desteğin karşılığını, devlet kurumlarında ve politikalarında ağırlığını arttırma yönünde girişimlerle talep etti. Taleplerinin önemli bir kısmı da kabul edildi.

Yıllar boyunca devlet kurumlarından yargı ve polis içinde yoğunlaşan Cemaat kadroları, güçlerini ve etkilerini operasyonel olarak kullanarak özellikle Kürt devrimciliğine karşı yürütülecek politikayı belirlemeyi talep etti. Buna bağlı ve başka şeylerle birlikte istihbarat örgütünün kontrolünü ele alarak “güvenlik bürokrasisi” içinde tam kontrol sağlamayı hedefledi. 7 Şubat 2012 MİT krizi, bir patlama noktası olarak, Cemaatin direkt Erdoğan’a yönelik açık ilk hamlesiydi.

Hükümetin Haziran Ayaklanmasında yaşadığı kırılma, ezilenlerin isyanıyla sarsılan sürtünmesiz iktidar imajı ve buna yanıtı yeni bir kriz doğurdu. Restorasyonu sahiplenen Cemaat açısından Tayyip Erdoğan artık restorasyonun amacı olan istikrar unsuru değil, istikrar bozucu unsurdu. Gezi’nin ilk günlerinden itibaren alttan alta beliren hükümet içindeki ayrımlara Erdoğan’ın yanıtı sert oldu. Bu noktadan itibaren Erdoğan, gelecek planlarının karşısında bulduğu, ciddi olarak örgütlü olan cemaate doğru hamlelere başladı. Kurumlara yerleşmiş Cemaat kadrolarının tasfiyesiyle süren kavgada Erdoğan inisiyatif sahibi ve çatışmayı belirleyen değil, hamlelere zorunlu hamlelerle karşılık veren ve gücü sınırlanan konumdaydı. 17 Aralık yolsuzluk operasyonu, bu çatışmada bir zirve noktasıydı. Fakat, gelişmelere şimdilik hakim olan Tayyip Erdoğan kendini toparlama fırsatı bulabildi.

Gülen Cemaati, iç ve dış koşulların uygun anını belirleyip muhtemelen Erdoğan tarafından yapılacak bir hamleyi de önceden hesaplayıp Erdoğan ve AKP hükümetini en zayıf olduğu düşünülen yerinden, yolsuzluklardan vurdu. Bu saldırıda, İslam, Cemaatin dayandığı başlıca etmenlerden biriydi. Fakat, her şey, devlet gücüne gelip dayandı. Burada Tayyip Erdoğan iktidarı duruyordu! Geniş ezilenler kalabalığının tutumunu belirleyenin de bu faktör olduğu görüldü.

Ezilenler açısından, İslam faktörü, ezenler arası çatışmanın etkilerinin hissedildiği toplumsal sahadır. İslamın jeste dayalı istismarı çatışma içinde en yoğun biçimde kullanılıyor. Çatışmanın oluşturduğu nesnellik devletin kurumsal merkezlerinde istikrarsızlık olarak yaşanıyor. Yıpranan devlet kurumlarına güvensizlik artıyor. Bu koşullar ezilenlerin politik kuşatılmışlığında gedikler açmaya açıklık taşır.

Sonuç

Kurucu temelin ilk krize yanıtı, ezenin tarihsel belleğinde diridir. Rejim istikrara kavuşmak için yeni ittifaklar, geri çekilmeler ve saldırılar organize ediyor. Her hamle çatlağı derinleştirirken ezilenlerin yaşanan çatışmayı kendileri dışında gelişen bir durum olarak izlemeleri, mahkûm edildikleri politik alandan dışlanmışlıklarının bir sonucudur.

Hem restorasyon hem de sonucunda beliren saray kavgası, ezilenler üzerindeki iktidarın bundan sonraki dönemini kotarmaya yöneliktir; ezilenlerin sözü, ayaklanma ile yankılandı, etkilerde bulundu ve sonrasında sessizliğe büründü. Kurucu temelin 1925-27 arasındaki bastırma siyaseti ona uzunca bir iktidar dönemi açmıştı. Restore edilmiş rejim aynı yolu izlemek niyetini açıkça beyan etmesine karşın, politik kapasitesinin buna yetip yetmeyeceği, Tayyip Erdoğan’ın yerel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimindeki kazanımları koşullarında bile belli değil. Ezenler açısından önü görünmeyen ve öngörülmemiş bir dönemin açıldığını söyleyebiliriz.

Dönemin çatışmalarla örülü seyri seçimlere tahvil edilmeye çalışılarak, düğüm, yönetsel siyaset içinde atılmak isteniyor. Bu durumun solda karşılığı özellikle reformist cenahta Haziran İsyanı’nın seçimlere tahvili çabasıdır. Bu koşulda muhtemel sonuçlardan biri Kurumsal Kemalizmin tırmanan istikrarsızlığa göre düzenlenmesi ya da yapılacak yasal düzenlemelerle istikrarsızlığın aşılmasıdır.

Krizi kendi lehine değerlendirebilecek yegâne ezilenler gücü olan Kürt Hareketi, hamlelerini buna göre ama Kürdistani nitelikte kuruyor. Müzakere koşullarını korumayı tercih ediyor. Fiili varlığıyla restorasyonun sınırlarını çizen Kürt Hareketi, kendi alanını genişleterek mevcut kriz durumunu değerlendiriyor. Bunun karşılıkları ve sonuçları önümüzdeki dönem izlenecek olsa da şimdiden müzakerenin mevcut hükümetin sınırlarını aşan bir boyutu olduğu, dolayısıyla tercihin “istikrarlı” hükümetten yana yapılmasının kimi sorunları beraberinde getirdiği saptanabilir. Batıda Kürt Hareketinin konumuna eklemlenme biçimlerinin yaratacağı sonuç, ezilenler hareketi için pozitif bir karşılık oluşturmamaktadır.

- Restorasyonun yürütücüsü olan AKP iktidarı yıkılsın! Bu, herhangi bir ama/fakat gerektirmeyen net bir tutumun ifadesidir. Restorasyonun sonuçlarının AKP tarafından derlendiği bir ortam, ezenlerin istikrarlı bir döneme adım atışı olacaktır.

- Restore edilmiş rejimde patlayan krizin ezilenler cephesinde karşılığı için uygun istikrarsızlık koşulları, ön açıcı bir konjonktür olarak belirdi. Rejimin sürdürülmesinin, istikrar kazanmasının yolunu arayan her türlü formel hukukçu argüman ve arayış, yönetsel demokrasi vurgusu, seçilmiş hükümet lafazanlığı, bu cepheyi açılmadan kapatmaya yönelik hamleler olarak anlaşılmalıdır.

- Restorasyonun nesnel sonucu, ezenlerin politik sahasının yeniden düzenlenmesidir. Bu durumda ezen siyasetinin gözlenen biçiminde kimi jestlerin ön planda olacağı kabul edilmelidir. Ancak bu jestlerin öne çıkmasıyla ezilenlerin bir kanadı, İslam faktörüyle temsil olunan barbarlar, devletin operasyonel müdahalesine açıklık kazandığı oranda devrime müdahaleyi de beklemektedir. Bu oluşmadığı takdirde devletin kılıcının elinden düşürülmesi zor görünmektedir.

- Devlet krizi olarak beliren çatışma, Kurumsal Kemalizmin tarihinde yaşadığı en ciddi istikrar yitimidir. Devletin çıplak yüzünün faş olduğu durumun sonuçları takip edilmelidir.

- Haziran isyanı bir “hakikat” isyanı değildi. Mayalanan isyanlar da böyle olmayacak. Bir devrimci, ezilenler kitlesinin ayaklanmasını şanslıysa nadiren yaşar, koşul olarak onun içine dalar ve kendisini orada var eder. Ama devrimciliği bu koşula bağlı değildir. Uzun bir zaman aralığını devrimci olmayan dönemde devrimcilikle geçirir. Ayaklanma olduğunda ise ezilenler devrimcisinden beklenen, buna hazır olması, ayaklanmayı devrime kadar ilerletmesidir.

 

Okunma 292 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.