Dergimizin tüm sayılarını https://www.babil.com/yayinevi/teori-ve-politika-dergisi-yayinlari adresinden temin edebilirsiniz.


Ezen Uygarlıklar Kıskacında Ezilenler

Yazan
 
 
 
 
Ezen Uygarlıklar Kıskacında Ezilenler
İdeoloji ve Politika
 
Agâh Akyazıcı
İçinden geçtiğimiz çatışmalarla örülü konjonktürde, Marksizmin, pratik politikada, esaslı kayıtlar koymadan temsil edildiğini ileri sürmenin imkanları giderek zayıflıyor. Gerçek bir ayıraç olarak pratik ayıracının kullanılmadığı hallerde Marksizm, ideo-politik tutumlar aracılığıyla saptanabiliyor. Politikada güç olamamanın, dolayısıyla kendi özgül politikasını izleyememenin yaşandığı konjonktürlerde devrimci tutum önsel olarak ezilenlerden yana ezene karşı olmanın yanında, ezen ile araya geçirgen olmayan bir set çekmek zorundadır. Bu, Marksizmin önsel olarak ezilenlerden yana olmasının ama tikel bir ezilen kesimin ideolojisi olmamasının gereğidir. Politik işleme izin veren, güç olma yeterliliğini taşıyan bir özne için bu set, taktiksel ölçülerle, geçirgen bir şekil alır.
Bugün hem politik olarak güç olunamamasının engelleriyle hem de ideolojiden çekilen ayrımların Marksizmin varlığının aleyhine silikleştirilmesiyle karşı karşıyayız.
ABD başkanının basın bildirisi ile adlı adınca “Marksist” organizasyonların açıklamalarında, aynı konuya yönelik aynı ifadeler yer alabiliyor. Marksizmin, 160 yılı aşkın tarihi ve pratiğine rağmen, Fransız parlamentosunun “sol” tarafına oturanlardan miras kalan “sol”culuğun ve “sol” adının bir alt akımı oluvermesi sorun edilmelidir. Marksizmin politikada geriye çevrilemez nitelikteki kazanımları, Lenin ile ifade bulan, Mao ile genişleyen alanı yok kabul ediliyor. Açıkça bir redde konu olarak bile değil, zaten hep böyle olduğu, başka türlü bir Marksizmin olmadığı rahatlık ve özgüveniyle yapılıyor.
*
Marksizm, kuruluşundan itibaren burjuva ideolojisiyle sert kavgalara girişmiştir. Tarih biliminin kurulması da bu anlamda Aydınlanma ideolojisinin insan kategorisinden epistemolojik kopuşla mümkün olmuştur. Bu kavganın felsefe sahasında da tespit edilebilecek açık göstergeleri vardır. Politikada Lenin’in ortaya koyduğu ayıraç, Marksizmin ‘Batılı sosyalizm akımları’ sınırında değerlendirilmesinin bir daha yapılamayacağı bir boyut taşır. 2. Enternasyonalciliğin Batılı ‘uygar dünya’ normlarıyla hareket eden anlayışı karşısında Lenin, Marksizme deyim yerindeyse ‘barbar aşısı’ yapmıştır. Marksizmin, Marx-Engels’in eserine rağmen, Batılı sosyalizm akımı olarak anlaşılması, sosyal demokrasi olarak farklı bir evrimleşmeden geçerek varlığını bugüne kadar sürdürdü. Komünist devrimcilik ise yönünü başka alanlara çevirdi. Yine Mao aracılığıyla benzer bir politik kopuş yaşandığı hatırlanmalı. 3. Enternasyonal’in kıdemli komünist partilerinin Batılı rejimlere katılımdaki ısrarlı yönelişleri bu partileri uygar dünyanın muhalefeti, kimi örneklerde ise iktidar yapmış ama “liberal demokratik” normlara bağlılık sadece politik değil derin bir ideolojik aşınmayla sonuçlanmıştır. Mao’nun Marksizme ikinci büyük barbarlık aşısı yaptığı iddia edilebilir. Son olarak, Türkiye’de Marksizmin politik kuruluşu da Aydınlanmacı/Batıcı bir anlayıştan koparak olanaklı olmuştur. İbrahim Kaypakkaya’nın teorik ve politik anlamda sonuçları izlenemeyen eserinin kopuşu net bir bütünlük taşır.
*
Aydınlanmanın kirli bayrağını meydana çıkarıp “insanlığın evrensel değerleri” etrafında birleşme çağrıları yapıldığında savaşın karşı tarafında beliren düşmanı bulmamız güç oluyor. Dünya uzaylılarca işgal edilmiş olmalı ya da türsel insana doğada bilinmeyen bir düşman, Hollywood senaryolarına yakışacak şekilde bir virüs musallat olmalı! Biyolojik ve tarihsel varlığı tehlikeye giren insanlık, istilacıya ya da yok olmaya karşı direniş bayrağını, onun da adını koyalım, burjuva devriminin kırmızı-mavi-beyaz bayrağını ya da onun korunarak aşılmışlığının ‘kırmızı’ bayrağını çekmek zorunda. Politikanın tatil edildiği, ezen/ezilen ayrımının ve düşmanlığının bir yana bırakıldığı bu ortaklık zemininde insanlığın temsilcisi, kuşkusuz, onun öncüsü uygarlığı savunamayacak kadar çürümüş burjuvazinin yerine zinde proletaryadır! Ne var ki o, politik sahada yoksa, mecburen Batının Uygar Merkezleri bu göreve duyarlı kamuoyuyla zorlanabilir!
Aydınlanmanın amentüsü “insan” kategorisi, tüm tarihi boyunca dünya üzerindeki ezilenlerin bir kısmını dışlayarak kurulmuştur. Biyolojik olarak, kültürel olarak ve tabii ki politik olarak... Bugün insanlık adına yapılan çağrılar “insan ile aldatma”dır. Nerede insanlığın evrensel değerlerinden söz açılmışsa orada ezilenlerin kanı akmıştır, akacaktır.
Politik konjonktürde, özellikle ideoloji olarak din söz konusu olunca ve bu din, IŞİD örneğinde olduğu gibi bir kısım ezilenleri karşı-devrimci bir politika etrafında toparlayıp ezilenlerin diğer kesimlerine karşı saldırılar düzenlemeye başlayınca, solcuların hatırı sayılır bir kesimince durum, herhangi bir işlem yapma gereği bile duyulmadan Aydınlanmacı cephaneliklerden ödünç alınan ideolojik silahlarla açıklandı. Zaten ideolojik evrenleri bu alandan hiç çıkmamış olanlar kendi yerlerinden bir kat daha emin oldular.
Politik nedenlerle ve zorunluluktan dolayı, öncelikli düşmanına karşı Batı’dan silah ve lojistik yardım talep ve kabul eden Kürdistan Hareketi konusunda rahatça ideolojik nedenlerle keskin sınırlar çizebilen yaklaşım, herhangi bir politik ya da ideolojik zorunluluk olmamasına rağmen ‘uygar dünya’dan bolca ideolojik cephane almakta hiç beis görmedi. Tabii burada bu cephaneliği öz malı olarak sahiplenenlere sözümüz yok! Onlarla ortak bir alanımız da yok.
‘Demokratik normların’ gelişmesiyle ve tabii bunun için muhalefet olanaklarının alabildiğine artmasıyla sağlanacak medeni bir yarış ve bunun tıkandığı son evrede, eller kuşkusuz istemeden en az ölçüde kirletilerek, tarihin zorlamasıyla devrim kotarılacak! Bizdekiler ise önce ‘cumhuriyetin kazanımlarını’ korusunlar hele! Burjuva değerlerine ihanet eden burjuvaların, neo-liberallerin karşısında yitirilen kaleye laiklik bayrağını dikmek öncelikli görev! Bugün mü? Önce, uygarlığa yönelen büyük kötülüğü, en karanlık çağlardan çıkıp gelmiş gözü dönük barbarları defetmek gerek!
Bunların herhangi bir orduları olmadığına ve temiz ellerini hiçbir koşulda kirletmeyeceklerine göre, barbar akını karşısında uygarlık ordularını alkışlamaktan başka bir şey yapamayacakları iddia edilebilir elbette. Ama kuşkusuz bu iddia, onların insanlık ordusunun özgür bireyleri olduğunu unutmakla kusurludur.
Bu ideolojik intihar girişimlerini bir yana bırakarak, ezilenlerin Marksizminin politik perspektifi aracılığıyla mevcut çatışmalı ortamın bir tablosunu çıkarmaya çalışacağız.
*
Bölgesel bir dinamik olma yönünü çoktan aşan İslam aracılığı ile ifade edilen çatışmalar toplamının ezilenler sahasındaki yansımalarını, ezilenlerin devrimci İslamının olmadığı (Lübnan Hizbullah’ı gibi bir örnek paranteze alınarak) ama karşı-devrimci bir örneğin (IŞİD) galebe çaldığı olumsuz politik konjonktürde, yönelimleri ve bunun yereldeki yansımalarını ele alacağız.
Devrimci politikada ezilenlerin gerçek zaferi: Kobane
Kürdistan Hareketi’nin Rojava Kürdistanı’nda kazandığı mevziler Türkiye Devleti’nin de yönlendirmesiyle IŞİD’in saldırısına uğradı. IŞİD, dolaylı ve dolaysız nedenlerle Türkiye Devleti’yle ittifak ilişkisine giren karşı-devrimci bir örgütlenmedir. Başka nedenlerle değil, sırf izlediği politikalardan dolayı, açık ve yalın ifadeyle düşman. IŞİD’in Rojava Kürdistanı’nın tamamına yönelen, Kobane’de yoğunlaşan saldırıları ve kuşatması YPG/YPJ savaşçılarınca kıran kırana bir savaşla geri püskürtüldü. Kobane savunmasında düşman kesin bir yenilgiye uğratıldı. Kürdistan Hareketi’nin politik zaferi, bu askeri zaferin çok daha ötesinde kutlu olsun!
Ezilenlerin cephesinden politika yapmaya muktedir bir özne olan Kürdistan Hareketi tüm Kürdistan sathında mevcut konjonktürü lehine değerlendirebilen ve kendi politik varlığını bölgesel düzeyde ve uluslararası sahada katlayabilen yegane öznedir. Bu durumun sonuçları ve etkilerinin geleceğe nasıl taşınacağına, güç durumunun gücün korunmasını ve geliştirilmesini gerektiren yeni politikalara nasıl açılacağına yönelik kehanetlerde bulunmak gereksiz. Net olan bir şey var: Kürdistan Hareketi, Ortadoğu yerelliğinin birçok yönünü ve İslamı da bir nitelik olarak üstlenmeye dönük hamleler yapan, ama gelinen konjonktürde öncelikleri yeniden düzenlenen bir hareket.
Barış söylemini ve pratiğini, savaşabilme kudretini net olarak göstererek politikleştiren Kürdistan Hareketi’nin Kobane’deki zaferi Türkiye Devleti’ne karşı da kazanılmıştır. Önderliğinin her fırsatta ifade ettiği tüm ezilenleri kapsayan yeni tarz bir teorik-politik-ideolojik bütünlük iddiası taşıyan yöneliminin akıbeti, emperyalist güçlerle özel bir konjonktürde oluşan ilişkinin gerekli soluklanmadan sonra nasıl düzenleneceğine bağlıdır. ABD başkanlık sözcüsünün Kürt savaşçılarının zaferini kutlaması, sıkıştırılmış politik koşullarda ‘anlaşılır’ olsa bile ezilenlerin devrimciliği açısından hazmedilemez.
Cihat konjonktürleri: Küresel gerilla savaşından ezilenlere karşı savaşa
Burada, İslamın dünyasal ölçekte etkilerde bulunan ve istikrarsız bölgelerde yoğunlaşıp istikrarsızlığı derinleştiren, yeni istikrarsızlık alanları açan özgül bir politikleşme biçimi olan “selefi cihatçılık”ın tarihsel gelişimini ele almayacağız. Farklı yerelliklerde farklı politikalar izleyen, dışarıdan bakınca ideoloji kaynaklı bir tasnifle bir ve aynı kabul edilen bir örgütler toplamıyla karşı karşıyayız. İdeolojiden yapılan tasnif aynı zamanda Suudi Arabistan ve Katar’ı da bu alana dahil ediyor. Birbirleriyle çatışma içinde olan hareketler bir ve aynı kabul ediliyor, ezen-ezilen ayrımı atlandığı gibi, izlenen politikalar da ayrıştırılamıyor. Biz, tek tek öznelerin durumundan yola çıkmayan ama konjonktüre ulaşan genel bir tablo çıkarmaya çalışalım.
Sovyetler Birliği’nin çöküşünün dünya üzerindeki politik dengeleri belirleyen bir gelişme olduğu sıklıkla ifade edilir. Buna ek olarak, her ne kadar Sovyetler Birliği, çöküşünün öncesindeki dönemde yanına bile yaklaşmasa da, Ekim Devriminin büyük mirasıyla tarihteki ve güncel ezen uygarlıklarının dışında ve karşısında bir ezilen uygarlığının beden bulması deneyimidir. ‘Liberal demokrasi’ adıyla emperyalist kapitalizmin Batılı uygarlığının zafer ilanıyla, güç dengeleri açısından dünyasal ölçekte tanımlanmış bir düşmanın, konvansiyonel bir muhatabın olmadığı dönem açıldı. İlk operasyon Ortadoğu’da Irak’a çekildi.
1970’lerin başından itibaren şekillenen bütünlüklü bir anlayışın parçası olarak cihat pratiğini savunan ve politikleştiren gruplar, önceki dönemde yerel direniş örgütleri ya da ‘ulusal kurtuluşçu’ tanımlamasına yakın özellikler gösteriyordu. Emperyalist operasyonların Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde ağırlık kazanmasıyla yeni bir biçimlenişe girmek durumunda kaldılar. Yeni koşullarla birlikte, 1990’lı yıllarda ciddi yenilgiler alan ve dağılma dönemine giren bu grupların militanları bir mevziye tabi olmayan savaş tarzının, akışkan istikrarsızlık bölgelerini kovalayan, bu alanlarda yoğunlaşan cihadı sürdürme tarzının oluşmasıyla buralara yönelmeye başladılar. Cihatçılar adeta Sun-Tzu’nun “doludan al boşu doldur” önerisini izliyorlardı. Hâlâ devam eden ama ciddi sorunlar barındıran tarzıyla, bu, küresel bir gerilla mücadelesi olarak adlandırılabilir.
Sıklıkla başvurulan Afganistan dönemi, ön koşulları ve kimi karşılaşmaları sağlamakla birlikte, yeni tarz, orada savaşanlara verilen adla bir “Afganî” tarzı değildi. Olsa olsa Afganistan’daki koşullar ve Taliban’ın bir dönem yönetimi, cephe gerisi, gerillaların eğitim ve soluklanması için üs işlevini görmesi anlamında olanaklar sağlamıştır. Bu ara dönemi daha çok Bosna, Kafkasya-Çeçenistan, Somali gibi örnek çatışma bölgeleri karakterize eder. Bu zemin üzerinden El Kaide, tam da yerel İslamcı organizasyonların yenilgiye uğradığı, ara geçiş sahalarının tıkandığı koşullarda, doğrudan ABD hedeflerine yönelik eylemleriyle (Nairobi’de ABD elçiliğine saldırı, Yemen’de ABD uçak gemisine saldırı ve tabii ki 11 Eylül ikiz kuleler saldırısı) yeni tarzın yürütücüsü olarak öne çıkar. El Kaide, teknik ve ideolojik donanımları ortalamanın çok üzerinde bir kadrolar toplamına dayanan ve buna göre şekillenmiş ‘gerilla’ hareketi görünümündedir. Hâlâ etkileri süren bu dönemin yön değiştirdiği, istikrarsızlık alanlarına cihatçı akını devam etmekle birlikte, kendini tarihsel mekanı Ortadoğu’ya ait kıldığı izleniyor şimdi.
2011 Arap isyanları sonrası Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da oluşan boşluklardan yararlanan ve kendi politikaları için zaten yerleşik oldukları sahalara doğrudan yönelen cihatçılar, bir noktadan sonra belirli bir etki alanına sahip olmaya başladılar. Suriye tam da bu çatışmaların düğümünün çözüldüğü yer idiyse, Libya, düğümün nasıl atıldığının belirlendiği saha oldu. Önce yerelde kimi istikrarsızlık koşulları oluşturuluyor, sonra çatışma yükseliyor ve hızlı askeri operasyon, tercihen hava operasyonuyla rejim devriliyordu. Suriye’de dış operasyon, hava saldırısı ya da kara müdahalesi aşamasına gelinemedi. Emperyalist müdahale zamana yayılarak çöktü. Süreğen bir iç savaş koşulu yaratılmış oldu. Bu dönemde cihatçı grupların önemli bir kesiminin karşı-devrimci bir politika içinde olmasının nedeni, salt emperyalist operasyonlarda, deyim yerindeyse Roma ordularının safında savaşan barbar öncüler rolü oynamaları ya da bu operasyonlarla eşgüdümlü hareket etmeleri değil -ki bu önemli ve açıkça izlenen bir faktör olarak kayıtlı bir yan olmakla birlikte hareketin istikrarsızlığa doğru akışı ile ilgili yanlar da taşır– belirli bir güç kazanılan yerellerde yönelimin direkt ezilenlere şiddet olarak belirmesidir. IŞİD şu halde bir çekim merkezi olarak öne çıkmıştır. Musul’u almasıyla birlikte gücünün hegemon yönü beliren IŞİD sembolik bir hamle yaparak Ebubekir El Bağdadi şahsında Hilafet ilan etmiş ve tüm Müslümanların biatını istemiştir. Politikasında belirli bir alan üzerinde, neredeyse tüm ezilenlere saldırı hareketleri başat nitelikte olan IŞİD, bir devlet olma iddiasıyla bu pratiği arasında bir örtüşme sağlamaktadır.
Ezenin uygarlığı - Ezilenin uygarlığı
Bugün, politik bileşim üzerinden değerlendirme yapacak olursak ezilenlerin adı İslam’dır! Bu belirlemeyi yapmak ve sonrasından gelenlerle yüzleşmek boynumuzun borcu olsun. Ekleyelim: İslam, ana damarıyla ezilen değildir. Büyük bir tarihsel uygarlık olan İslam Uygarlığı devletleşmesini izleyen tarihi boyunca ezenin uygarlığı olmuştur. Burada özel olarak ayrımlarına girme gereği duymadan ‘Dört Halife’ dönemini çıkarırsak Emeviler’den Osmanlı’ya halifeliğin taşıyıcısı olan devletleri kapsayan uygarlıktan ezilenlerin edineceği herhangi bir şey yoktur. Bu devletlerin temsil ettiği uygarlığın mirasçısı olma iddiaları ezilenler cenahından değil ezenlerin devlet erkanınca dillendirilmektedir. Bu dillendirmenin bir ecdad sevgisi değil, güncel politikada ezenin egemenlik alanında, ezilenin adının İslam olmasını da kapsayan politik müdahalelerinin ideolojik biçimlenmesi olduğunu söylemek gereksiz.
Ama sadece bu kadar mı? Hayır, elbette ezen, ezilenle paylaştığı ve özne ilişkisini sürdürmede tekrarlarla derin kökler salan pratik ideolojide tarihsel olarak belirlenmiş kodlara sahiptir. Batı Uygarlığı karşısında yenilmişlik İslam Uygarlığı altında ezenleri ve ezilenleri ezen ideolojisinin hegemonyasında toparlıyor. Yenik bir ezen ideolojisi yenikliğinden ezilen olmuyor. Yenildiği ezen kesimin ideolojisiyle kimi alaşımlara giriyor. Ezenler ideolojiyi dövüş sahasına sürüyor ama ezilenlere karşı politikalarını ideolojiyle sınırlamıyor.
İslam aynı zamanda ezilenlerin dini; hem İslam inancına tabi olduklarından dolayı eziliyorlar hem de dünyanın emperyalist saldırıya, hegemonya mücadelesine sahne olan yerleri Müslüman nüfusun yaşadığı alanlar. Başlarında Müslüman yöneticilerin bulunduğu yerel rejimler de bu ezilmişliği katlıyor. İslam terimleriyle söylersek, tevhid inancına ve yaşamına sahip bir Müslüman için dünya üzerinde ‘dar-ül İslam’ yok, her alan ‘dar-ül harb’tir. Bu durumda, ‘ezilenler iktidara’ diyen eli kılıçlı İslam Peygamberinin, derinden tüm tarihi boyunca işleyen, iktidar deneyimine de sahip ‘Ezilenlerin İslamı’na çağrısını hatırlatmak gerekiyor. Bu hatırlatma, ezen uygarlığı olarak şekillenmiş İslam anlayışına ve pratiklerine olduğu kadar bugünün ezilenlerinin düşmanı olan devlet İslamına karşı da kurulmalı. Ezilenlerin uygarlığının bir üst-ideoloji olarak sahiplenicisi ve inşa etme adayı olarak Ezilenlerin Marksizmi, Serbendoran’dan Katharlar’a, Spartaküs’ten Zenci isyanına, Karmatilere, Şeyh Bedrettin’den, Börklüce’den Thomas Münzer’e, Patrona’dan Komünarlar’a hatlar kurarak ifade alanını genişletmeye adaydır. Bunun ilk koşulu, hangi formda olursa olsun ezen uygarlığıyla kesin bir kopuş sağlamaktır. Öncelikle politik ve kesinlikle ideolojik olarak…
Ezilene karşı ezilen
Ezilenin ezilenin kurdu olması, ezilenlerin tüm tarihe yayılan var olma tarzlarının yumuşak karnı ve ezenler lehine büyük bir avantajdır. Ezenler tarih boyunca ezilenleri kendi ordularında derlememiştir sadece, onların iç çatışmalarından da yararlanmışlardır. IŞİD, ezilen bir kesimin karşı-devrimci bir politika izlemesinin ilk örneği değil. Şu haliyle onun ciddi bir ezilen rezervini harekete geçirmesi, düşman olma niteliğini zerrece eksiltmiyor. Ama IŞİD’in politikalarının, onun İslami yönünden, dinselliğinden kaynaklandığı iddiası, kabaca onun gerçekliğinin ideolojisinden kaynaklandığı iddiasını dile getirmektedir.
Tersine çevrilmiş ‘Batıcılık’ olarak ‘Doğuculuk’ ya da “İslam Medeniyetinin asıl sahibi biziz, bizim uygarlığımız tüm tarihin en ileri uygarlığı” türünden kültürel ve jeo-politik merkezci yaklaşımları bir yana bırakırsak, burjuva Aydınlanmasına dayalı uygarlığın genelleştirilmiş hegemonyası altında bir modellemenin öne çıktığını görüyoruz. Buna göre, İslam, bireysel inanç dünyasında sınırlanamayacak denli siyasal bir dindir. Bu niteliği, bir reformasyon ve Aydınlanma süreci yaşamadığı için birey oluşumuna engel olmaktadır. Bu nedenlerle de ‘uygar toplumsal normlar’, ‘demokratik değerler’ İslam inancının yaygın olduğu toplumlarda yerleşememektedir ya da kısmen bir tür Batılılaşma hamlesiyle yerleşmektedir. Tüm ‘radikal İslam’ örneklerinin ‘insanlık dışı’ politikasının kaynağı buradadır.
Bu yaklaşımın karşısına, bir tür modernleşmeden geçmiş rasyonalist İslam anlayışı çıkarılmaktadır: Kur’an hoşgörülü bir toplum tasavvuru sunar, insan haklarına, fikir hürriyetine saygılıdır; İslam ‘barış dinidir’, çoğulculuğu, tüm yönleri ve öğeleriyle içinde barındırır.
İki yaklaşım arasındaki tek fark, İslam’ın Aydınlanma ölçütüne uyup uymadığına yönelik anlaşmazlıktır. Yoksa iki anlayış da sonuna kadar Aydınlanmacıdır. Hatta işlemi Aydınlanma temelinde sunan ikinci anlayış, ilk anlayışın yanlışlanmasını da sırf kendi varlığıyla ortaya koyar! Ezen uygarlığının ideolojide kurduğu hegemonya başka bir seçeneğe meydan vermez.
Ezilenlerin İslam ile adlanması, sadece Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı istikrarsızlık sahalarındaki etkilerle sınırlı kalmıyor. Özellikle emperyalist merkezlerde ‘iç barbarlar’ olarak yaşayan, her an içinde bulundukları politik ve kültürel ortamdan dışlanan, dönem dönem öfke patlamalarıyla öne çıkan ‘ezilenlerin ezilenleri’ne, İslam, bir ideolojik bütün sunuyor. Sahiplenilecek ve simgesel olarak korunacak değerler toplamıyla savaşılacak düşmanı belirleme kudreti, bir ideolojinin politika sahasındaki en önemli meziyetidir. Şu halde İslam, cihat önceliğine göre düzenlenmiş formuyla, bunu öznel olarak karşılıyor. Diğer yandan, nesnel olarak da ezilenlerin sahasının kapsamıyla güçlü rezerve sahip bir politik hareket olarak beliriyor.
O halde, mevcut ezilenler yoğunlaşmasına Aydınlanmacı laiklik ve ilerleme temelli bir ideoloji aracılığıyla yaklaşarak sorunun dışına çıktığını sanmak aldatıcıdır. Tarihin yönelimine uygun konumlandığı zannıyla politikaya ‘bilen’ olarak dahil olan Aydınlanma misyoneri, neredeyse tüm politik konjonktürlerde ezilenlerin ideolojik düşmanı olarak beliriyor. Bu, kimi örneklerde politik düşman olmaya kadar uzanan bir hat. Kendilerini ortak uygarlığa bağlı hissedenler kimi şerhlerle de olsa ‘dehşetengiz kötülüğe’ karşı ezenlerle birleşiveriyor. Burası, politikanın askıya alındığı, ezen-ezilen ayrımının ezen lehine ortadan kaldırıldığı bir kritik eşik. Bu eşik aşıldıktan sonra, politikanın sınırı, en genel anlamda mevcut devletin çerçevesini çizdiği liberal katılıma çekiliyor.[1]
İslam’ın bugün yaşanan ve ezenlerin hegemonyası altında olan devletli formuyla ve karşı-devrimci bir politika ile ezilenleri ezilene kırdıran IŞİD ile ideolojik mücadele hattı kurmak ezilenlerin devrimciliği için elzem. Bunun yolunun ilk önce İslam’ın ezenin İslam’ı/ezilenin İslam’ı ayrımına tabi tutulmasından geçtiği görüşündeyiz. Bu ne ‘ideal’ İslam formu önererek ne de dışarıdan ‘devrime istismar’ ile oluşma imkanı görülmeyen yeni bir tarzı gerekli kılıyor. Özel olarak İslam’ın eşitlikçi, devrimci yönleriyle alaşıma girmiş, barbar aşısı yapılmış ezilenlerin devrimciliğine açılan Marksizm’in yerelleşme yönündeki pratik oluşumu burada hayat bulacaktır.
IŞİD’in derin hümanizmi
IŞİD, dost/düşman ayrımını politik öncelikler yerine ideolojik nedenler üzerinden kurarak bir bakıma tersten bir evrensellik yapıyor. “Ezilenin dini sorulmaz”ın, bu durumun karşısına çıkarılacak en net slogan olduğu –buna ezilen eyleminin ezene yönelik biçimlerinin tamamının da meşru olduğu eklenerek- görülüyor. IŞİD, İslam’ın insanlığın bütününün kurtarıcısı olmasının savunusuyla politik olarak değil ama teoride bir hümanizme başvuruyor. Bu onu aynı zamanda egemen olma biçimi ve ideolojisiyle İslam tarihinin ezilenlerini kapsayan ana damarına bağlıyor.
IŞİD’İn kullandığı şiddet pratiği içinde, savaş sahasında olanlardan çok, özellikle gösterişli infaz klipleri dikkat çekiyor. Bu görüntüler politik gerekçelerle açıklanamayacak kadar düzenlenmiş durumda. İnfazların gerekçesi değil ama açıklayıcısı olarak Kur’an temeline uygun olduğuna yönelik kimi ayetler referans veriliyor. Düzenli olarak savaş alanında bulunan, onlarca, yüzlerce insanın ölümünü yaşayanlar için bu infaz klipleri canlı insan bedenine yüklediği anlam itibariyle fazlasıyla hümanist! Şiddetin pornografik biçimde sunuluşunun Batı tarzında yaygınlığı hesaba katılınca sorun başka bir boyuta açılıyor. İnfaz tarzının etkisi büyük oranda onun insan olma niteliğine duyulacak ilgiye ve bunun görünürlüğüne dikkatle kurgulanıyor.
Türkiye’de ezilenler: Barbar devletli – Asi katılımcı
Türkiye, politik ve coğrafi olarak dahil olduğu Ortadoğu bölgesinde cereyan çatışmalardan doğrudan ya da dolaylı yollardan etkileniyor, hatta bu bölgede bir etken olmaya bile çalışıyor. Ezilenlerin politik  ifadelerinin (Kürdistan Hareketinin büyük ve etkili parantezi dışında) geriletildiği koşullarda, bu dinamik, özgül tarihsel politik sınırlamalardan geçerek ve düzenlenerek bölgeselleşme koşullarında yeniden düzenleniyor.
Türkiye’nin her yönüyle müdahil olduğu bölgesel koşullarda bir noktadan sonra ülkesel düzeyde ezilenlerin nesnel dağılımının ve politik yönelimlerinin kuşatılmasına yön verici gelişmeler yaşanıyor. Tüm istikrar arayışına rağmen, bir yandan sıcak çatışmanın aktörü olan diğer yandan içeriden bir çatışmayı devlet katına tahvil etmeye çalışan ezenlerin derinleşen iç çatışmaları, ezilenleri sisteme katılımcı mesafede tutmayı başararak yumuşatabiliyor. Art arda gelen seçim dönemleriyle ezilenlerin rejime katılımının kanalları açık tutulurken sürekli bir ideolojik çatışma/yarılma zemini de restleşerek diri tutuluyor. Buradan yola çıkılarak ezilenlerin güncel konumlanışlarına bakalım.
Türkiye tarihinde barbar ezilenler devlet çemberinin dışına hiç çıkmadı, ideolojik olarak yok sayıldıkları, bastırıldıkları dönemde bile devlet dairelerinin yan kapılarından sessizce sızmanın yolunu aradılar. Çoğu zaman ve en yoğun olarak bu dönem bir tür açık istismara rıza gösterdiler. Mücadele etmediler, devlete biat karşılığı lütuf beklediler, avuç açtılar!
Devletin İslam alanına derinlemesine nüfuz ettiği bir dönemden geçiyoruz. Geçmiş dönemde zayıf uçlar veren ezilenlerin devrimci İslamı değil, ezenlerin güncel ihtiyaçlarına göre düzenlenmiş, televizyon vaizleriyle ve kapıkulu uleması fetvalarıyla desteklenen karma bir sağ popülizme eklemlenmiş İslam galebe çaldı. Ezilenler alabildiğine eziliyor, tarihsel özgülleşme nesnel varlığını koruyor, ama şeflerinin kendi bünyesinde cisimleştirdiği devlete biatta sınır tanımıyorlar. Bu alanla ne naif İslami referanslar, ne bölgenin direkt etkileri, ne de uygarlık düsturuyla iletişim kurmanın imkanı var! Kendini Aydınlanmanın tutarlı devamı ilan eden uygar solculuk için ise onlar hesaptan düşmüş yüzde elli. Üstelik bunun açık ve güçlü politik nedenleri de mevcut.
Dünyasal/bölgesel ölçünün aksine Türkiye için ezilenlerin politik bileşimi uygar asi ezilenler olarak beliriyor! Gezi’de sahneye çıktılar, eylem halinde oldukları sürede birçok sınırı aştılar. Ne var ki aradan geçen sıkıştırılmış zamanda bu dinamik ezilen kütlesinin, tam da ‘uygar’ niteliğine layık olarak, esas politik yönelimini ‘politikaya katılım’da gösterdiğine şahit olduk. Seçim dönemlerine sıkışan muhalefet biçimi de buna yolu açtı. Yeni ufuk, Batı demokrasisinin kısmen formel yönden ayıklanmış hali ve demokratik muhalefet olarak örgütlenmiş toplumsal kesimler.
İktidardan düşmüş ideolojik Kemalizm ile kader birliği yaparak Cumhuriyet muhafızlığına soyunmak zamanın ruhuna uygun bir solculuk formu üretiyor. Cumhuriyet muhafızlığına politik olarak uzak eğilimler taşıyanlar dahi Tayyip şahsında temsil bulan devletin operasyonel varlığında bu alanın ideolojik rezervlerine serbestçe dahil oluyor.
Türkiye için (Kürdistan kendi ölçüleriyle ele alınabilecek ayrı bir politik zamansallık yaşıyor) öne sürülen mevcut politika seçeneği, Gezi kitlesi diye adlandırılan ezilenlerin örgütlenmesine dönük hamleler ya da bu kitle tipine uygun esnek örgüt formları arayan katılımcı bir sol muhalefet alanı. ‘Sokak’ vurgusu ya da ‘devrimci durum’, ‘devrimin güncelliği’ tespitine dayalı sözsel radikalizm bir yana bırakılırsa mevcut politikanın düğümlendiği yer burası.
Bu politik atmosferde ezilenlerin barbar kesimine yönelik işlem yapmak ve alanın içine döşeli fay kırıklarını şoklamak, uygar tarzda Aydınlanmacı ezberlerle olanaklı değil; fakat bir tür kapalı dil olarak kurulmuş solcu İslamcılığın da bu sahaya dışsal, uygar asi özellikler getirdiği görülüyor.
Charlie Hebdo saldırısının gerekçesi olan İslam Peygamberi’nin karikatürünün yayınlanması, Müslüman ezilenlerin genelinde eylemin en hafif tabirle anlaşılmasını sağlayıcı bir etkiye sahipti. Ezenler bunu reflekslerinde ‘İslamofobi’ uyarısıyla karşılayarak simgesel alanı sahiplendiler. Buna karşın R. İhsan Eliaçık gibi ezilenlerin İslam’ını temsil eden yazar İslam Peygamberi’nin karikatürünün çizilmesinin Kur’an aracılığıyla ‘fikir hürriyeti’ kapsamında görülebileceğini belirtti. Böylece o, politik bir zamanlamanın da etkisiyle bir eyleme liberal ideolojik normlarla bakılmasının bir örneğini sundu.
Ezilme durumu salt fiziksel bir baskının oranıyla sınırlanamayan, ezilme duyusallığını edinmekle politik uçlar veren nesnellik. Bu nedenle, devlet aygıtının kırılamadığı, fiziksel olarak sınırlanamadığı noktada ezilenlere ulaşmak, onların politik ifadelerini kitle temeli olarak üstlenmek güç görünüyor. Bu koşullarda devrimci olmayan dönemin karakteristiği işliyor.
Uygar asi ezilenler, ezilme durumunu bir duyusallık olarak da yaşıyor. Aydınlanma değerleri, laiklik onun bünyesinde bir bakıma devletin muktedirine karşı savunma ideolojisi. Solcu öznelerin ideolojik platformlarının ‘bilen’ olarak politikaya katılmada ayrıcalık talep eden hallerini düşersek; uygar asilerin nesnelliklerinin sınırladığı radikallik potansiyeline rağmen arayışın taşıyıcılığını, ezilenlere doğru taşarak yapacakları görülüyor. Bu hicret, kitle tipinin nesnelliğinden kaynaklanmayan öznel bir müdahaleyle, nesnelliğin setini yıkanlar aracılığıyla olacak. Kendi bağlaşığını ezilenlerin barbar kesimlerinde kurabildiği oranda gerçek bir aşılanmaya açılma en yakın ihtimal. Fakat bunun için politik olarak yenilmiş ezen kliğinin ideo-politik nüfuzunun kırılması ve solcu ideo-politik müdahalenin açıkça katılımcı politikaya çeken ve güncel politikada ezenlerin muktedir olan kesimlerine yönelttikleri çatışmayı ezenlerle ezilenleri birbirine tutkallayacak şekilde yürütmekten uzaklaşmaları gerek. Sıkça çizilen bu hat, Türkiye tarihi boyunca ezilenleri şu ya da bu ezen kliğinin ideolojisine ve politikasına bağlamanın en kestirme yoludur.
Ezenler kendilerini simgeleyecek, tarihe damgalarını vuracak anıtlar dikme derdinde. Bugüne ve geleceğe damgalarını vurmak için ezilenleri birbirine kırdırmaktan, ezilenlerin kan ve kemikleri üzerine saraylar inşa etmekten çekinmiyorlar. Tarihimizde ‘Lale Devri’ diye bir dönem yaşanmıştı. Sadabad’da köşkler yapılmış, gösteriş, şatafat alabildiğine artmıştı. Peştamal bayraklı, çıplak ayaklı Patrona ve yoldaşları Sadabad köşklerini temelleri dahi kalmayacak şekilde söküp attı. Bugünün ezilenlerine örnek ve ilham olsun…

[1] Fransa’da Charlie Hebdo dergisine 7 Ocak 2015’te yapılan saldırı sonrasında fazlasıyla şerhli ve kınama içerikli birçok değerlendirme açıklama yapıldı. Bunların ikisi, sol’daki genel yaklaşımın dışında kalan pozitif nitelikler taşıyordu. 23 Ocak 2015 tarihli Atılım Gazetesi’nde Ender Çelikel imzalı “Charlie Hebdo’ya yapılan saldırıyı kınıyoruz. Ama!...”da yazar, ezen-ezilen ayrımını tereddütsüz işleterek konuya ideolojiden değil politikadan bakmanın bir örneğini sunarken ezilen dünyanın ezilenleriyle ezen dünyanın ezilenleri ayrımını da hatırlatıyor. Ezilenlerle duyusal bağ kurma çabasının uygun bir örneği ve ezen ideolojisinin argümanlarını kullanmaya yönelik mesafe, yazının tamamına –kimi şerhler kayıtlı kalmak kaydıyla- hakim.

Gelecek Gazetesi’nin 16 Ocak 2015 tarihli sayısında Yasin Ergin, “Ne Ara Fransız Devletiyle Dayanışır Olduk?” başlıklı yazısının içeriğinden öte başlığıyla kritik bir ayrımı hatırlatıyor, politik tutumun özgülleşmesine işaret ediyor. Gazetenin aynı sayısında Rıdvan Turan, “Zalim Batı Mazlum Doğu?” başlıklı yazısıyla Ergin ile aynı temeli paylaşarak ‘kültüralist’ doğu-batı ayrımı yerine ezen-ezilen ayrımını vurguluyor. Eylem sonrası Fransız Devleti’yle dayanışmaya çıkacak pratikleri bu kategorik temelden yola çıkarak reddediyor.

Okunma 222 kez

Yorum yapın

(*) ile işaretlenmiş zorunlu alanların tümünü doldurduğunuzdan emin olun. HTML kodları kullanılamaz.